Özkök’ün Açıklamasına Dair

BURJUVAZİ SINIFSAL KARAKTERİ GEREĞİ

YALAN VE ÇARPITMAYA HER DÖNEM İHTİYAÇ DUYMUŞTUR

Sermayenin dini ve vatanı olmadığı gibi ahlakı da yoktur. Bu nedenle, atılan hemen her adımda hedefe varmak için her yolu mubah gören duruşun izlerine rastlanır. İşbirliğinin en onursuzca olanını yürütüp ülkeyi haraç mezat satışa çıkarmışken, “vatan-millet” edebiyatı yapmaktan en antidemokratik yasaları halk yararına reform olarak göstermeye, gerçekliği reddetmekten iftira atmaya kadar hemen her yol burjuvazi ve onun sınıf işbirlikçileri için mubahtır.

Burjuvazinin yalan temelli kampanyalarının başarısında, “iliştirilmiş gazeteci”lerin, kapıkulluğunu kimlik edinmiş “aydın”ların her dönem önemli bir rolü olmuştur. Bugün içinden geçmekte olduğumuz dönemin özelliği/farkı, bu işbirliği sahasını genişletip çeşitlemiş olmasıdır. Tabii bu durum, yüzün kızarabilme eşiğini (utanma eşiği) yükseltmiş, solda durma iddiasını taşıyarak, emperyalizme TARAF olabilenlerin sayısını çoğaltmıştır.

90’ların başında sınıfların ortadan kalktığını söyleyerek “yeni düzen”ini inşa etmek isteyen emperyalistlerin o günkü yöntemi ile bugün başvurdukları, sol ideolojiyi sulandırarak sınıf farkına dair bilinci bulandırma yöntemi öz itibarıyla farklı değildir. Ülkemizde bu amaca, Ergenekon Davası da her vesileyle tarihten devrimci süreçlere dair örnekler cımbızlayıp onları çarpıtmak da hizmet etmektedir.

Bir süredir Doğan Medya Grubu ile Tayyip Erdoğan arasında süren tartışmaya müdahil olan TÜSİAD üyesi gazeteci Ertuğrul Özkök, T. Erdoğan’ın Doğan Medya’nın boykot edilmesi çağrısını, Devrimci Yol’un 1980 öncesinde Cumhuriyet Gazetesi’ne karşı yaptığı boykot kampanyasına benzetti.

Aslında Ertuğrul Özkök’ü muhatap almadan bu yaptığını her zamanki gibi hizmet ettiği sınıfın karakteri olarak görüp geçmek de mümkün. Ne var ki bugünlerde kapsama alanı giderek büyüyen, sapla samanı karıştırma olasılığını artıran algı bulanıklığı sebebiyle, konuya açıklık getirmeyi ve aradaki öz ve biçim farkına işaret etmeyi uygun gördük.

Boykotun gündeme geldiği dönem, Türkiye’de solun yaşadığı nicelik değişimini yavaş yavaş bir nitelik değişimine dönüştürdüğü bir evredir. Devrimci hareketler, sistemin var olan çelişmeleri, çatışma eğilimleri karşısında bir alternatif olarak ortaya çıkmış ve toplumun büyük bir kesimi için bir umut olmaya başlamıştı.

O süreçte halkı en çok etkileyen faktör faşist saldırılardı. Süreç içinde MHP’li sivil faşist saldırılara doğrudan devlet kaynaklı resmi saldırılar da eklenmiş ve saldırılar katliama dönüşmeye başlamıştı. İşte bu saldırılara karşı halkın kendini savunma eğilimlerinin en üst noktaya çıktığı bir dönem yaşanıyordu. Bunun yanında yaşanmakta olan ekonomik krizin faturası halka ödetilmekte, örgütlenme özgürlüğü dahil her türlü demokratik talep devletin baskı ve zoru ile karşılaşmaktaydı. CHP dahil sistem partileri bir umut olmaktan çıkarken hayatın her alanında sisteme alternatif örgütlenmeler geliştirilmekte ve sonuç aldığı oranda halkla devrimciler bütünleşmekteydi.

Mücadelenin bu denli geliştiği o süreçte, gerek yolgösterici alternatif bir günlük gazetenin olmaması nedeniyle, gerekse geçmişten gelen alışkanlıkla, Cumhuriyet Gazetesi solda yoğun biçimde okunan bir gazeteydi. Ne var ki bu yoğun ilgiye ve içindeki, o günün koşullarında demokrat sayılabilecek kimi yazarlara rağmen Cumhuriyet Gazetesi, faşist saldırıları bir sağ-sol çatışması olarak göstermekte, direnme eğilimlerini sistemin oyununa gelmek olarak değerlendirip karşı çıkmakta ve sonuçta egemenler tarafından yapılan yönlendirmelere güç katmaktaydı.

Aynı tarihsel kesitte halk içinde Direniş Komiteleri’ni örgütleyen ve direnme eğilimlerinin devrimci bir mecrada akıtılması için yol gösterici bir rol oynayan Devrimci Yol’un başlattığı Cumhuriyet Gazetesi boykotu, gazetenin düzelmesini temenni etmekten çok, mücadelenin önünde engel oluşturmaya başlayan niteliğini teşhir eden ve halka uygun bir gazetenin nasıl olması gerektiğini kavratmayı amaçlayan bir çalışmaydı. Toplu yerlerde ajitasyonların çekildiği, bilgilendirme toplantılarının yapıldığı veya tek tek kişilere o gazetenin niteliğinin anlatıldığı çalışma, aynı zamanda bir bilinçlendirme çalışması olmuş ve hedef kitlenin ilgisinin sistem dışına çekilmesinde de etkili rol oynamıştır. Solda CHP çizgisinden etkilenmenin devam ettiği o süreçte Devrimci Yol’un bu çalışması, o kesimle ayrışmanın gerekliliği anlamında da öğretici olmuştur.

Gelelim Doğan medya-Erdoğan çatışmasına. Sömürüye dayalı, dolayısıyla yalana her dönem ihtiyaç duyan iktidarların basını kontrol etmek ve kendi hizmetine sokmak için   saldırıdan tehdide, satın almadan tasfiyeye kadar akla gelebilecek her yola başvurduğu biliniyor. Yani söz konusu uygulama, salt Erdoğan’a ait olmadığı gibi yeni de değildir.

 İktidar tarafından kayırılma sürecinde iktidarın çifte standardından rahatsız olmayan; sosyalist basına sansür uygulanırken, Gündem Gazetesi bombalanırken, devrimci-demokrat gazeteciler tutsak alınıp yüzlerce yıl cezalara çarptırılırken sessiz kalan, hatta açık veya örtük biçimde destek veren Doğan medya da bu gelişmelerden sorumludur. Bugün iktidarı karşısına alıyorsa, bunun nedeni basın hakları konusundaki hassasiyeti değil pazar, rant, vb konularda yaşadığı çıkar çelişmesidir.

Her türlü hak talebinin zorla bastırıldığı, özgürlüklerin ancak bedel ödemeyi göze alan bir mücadele çizgisiyle kazanılmasının mümkün olduğu ülkemizde, tekelleşen ve emperyalist odaklar dahil egemenlerle işbirliğine giren medya grupları, özgürlüğün değil sistemin güvencesidir. İktidarla aralarındaki çatışma bir sermaye çatışmasıdır. Onlar çelişseler de aynı sınıfsal zeminin bileşenleridir. Ve son tahlilde halka karşı çıkarları ortaktır. Uyguladıkları yöntemlerin devrimcilerin yöntemleriyle ne öz ne de biçim benzerliği vardır.

Halk kesimleri, tüm tartışma ve saflaşmalarda sınıfsal karşıtlığını ölçü aldığı oranda egemen manipülasyonları, yalan ve çarpıtmaları boşa çıkaracak; egemen sınıfların yüzlerindeki maskeyi indirmek daha kolay olacaktır.

23 EYLÜL 2008

DEVRİMCİ HAREKET