Paris Katliamı’nın Ekonomi Politiği

Fransa’nın başkenti Paris’te katliam yapıldı; özellikle Ortadoğu’da görmeye alıştığımız tablo, Paris’in ortasında oluştu. Esad bunu, “Fransa, Suriye’nin beş yıldır yaşadığı terörü dün akşam yaşadı” biçiminde tanımladı. IŞİD saldırıyı üstlendi. Bu konuda söylenen ve söylenebilecek çok şey var. Paris’ten yansıyan tablo bir sonuçtur ve doğru anlaşılması için, nedenlerle ilişkilendirilerek ele alınmalıdır. Ama hangi nedenlerle ve nasıl?

Paris’ten önce IŞİD’in Beyrut’ta, Bağdat’ta ve Yemen’de saldırılar gerçekleştirdiği, Mısır’da Rusya uçağını düşürdüğü düşünülürse, “Suriye’de giderek sıkışan IŞİD, savaşı en geniş bağlamlı bölgeye yayıyor” demek yanlış olmaz. Ancak bu tanım, gelişmeleri ve nelerin habercisi olduğunu doğru okuyup yorumlamak için yeterli değildir. Bu nedenle Paris katliamı, sürecin ekonomi politiği içinde değerlendirilmeli, neden-sonuç ilişkisi, IŞİD’ın dar bağlamdaki ajandasını aşan boyutta kurulmalıdır.

Ankara Katliamı sonrasında yaptığımız değerlendirmede dikkat çektiğimiz, küresel boyuttaki yeni düzen arayışları, kutuplaşma-bloklaşma ve çatışmalar, Paris katliamının ekonomi politiğini yorumlama açısından temel önemde olgulardır.

1-KATLİAMI ÖNCELEYEN SÜREÇTE DÜNYA

Var olan hegemonik yapı çatladı

Ankara katliamını değerlendirirken söylediğimiz gibi bu türden olayları salt ülke içi politikalara veya dar bağlamda Suriye sorununa, daha da dar bağlamda yalnızca IŞİD ajandasına dayalı olarak ele almak, “bu boyutta bir eyleme neden ihtiyaç duyuldu?” sorusunun yanıtına ulaşmak için yeterli olmuyor.

Bugün artık dünya ölçeğinde tıkanan bir sistem var. 2. Dünya Savaşı sonrasında o günün ekonomik, askeri, siyasi güç dengelerine bağlı olarak yeni bir dünya düzeni oluşmuştu. Aslında o sistemin tıkandığı 1980’lerde ortaya çıkmıştı. Ancak ‘80’lerin sonunda Sovyetlerin dağılması, sistemin çelişmelerinin bir süre daha ertelemesine imkan tanıdı.

O süreçte Çin, kendini toparlama aşamasındaydı. Japon ve Alman ekonomilerinin giderek etkili olmaya başlaması, belirli bir zorlama/basınç oluşturmuş olsa da küreselleşmenin sağladığı avantajlar, ABD’nin hegemonyasına dayalı düzenin devamını sağladı. Ancak bugün gelinen aşamada sistem içi çelişmeler, yeni güç dengeleri, küresel boyuttaki bloklaşmaları ve buna bağlı yeni düzen arayışlarını hızlandırdı.

Ankara katliamı öncesinde 6 Ekim’de imzalanan Transpasifik Ticaret ve Yatırım Anlaşması da, henüz imzalanmasa da görüşmeleri devam eden Transatlantik Ticaret ve Yatırım Anlaşması da bu yeni düzen arayışlarının en somut göstergelerindendir. BRICS ülkelerini kuşatmayı ve 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan kurumlaşmaları, anlaşmaları, araç ve yöntemleri güncellemeyi ve toplamda yeni bir düzen tasarımını içeren bu yönelimin, yapılan katliamlarda izini aramak ve bundan sonra yaşanacakların habercisi olarak görmek abartılı olmaz.

Birincisi, egemen sınıflar özellikle emperyalist ülkeler, kendi iç dengelerine bağlı olarak saflaşma yaşıyor. İkincisi, egemen politikalar karşısında ezilen, horlanan, dışlanan ve her geçen gün artan boyutta yaşam standartları aşağı çekilen halk kesimleri, çok daha sert çizgilerle tanımlanmış bir köleliğe doğru zorlanıyor; kazanılmış hakları dahil sahip oldukları her şey yağmalanmak üzere yeni sürecin hedefi haline getiriliyor. Kağıt maliyetine basılan paralarla büyütülen tekelleşmeye giderek büyüyen bir yoksullaşma eşlik ediyor. Büyüyen ekonomiler, yeni güç dengelerini ve yeni çelişmeleri beraberinde getirirken, etnik kimlikleri, dinsel inanışları vb. nedenlerle dışlanmış olan kesimlerin sorunları daha da görünür hale geliyor. Mültecilik sorunu giderek büyüyor. Üstelik bu sadece Suriye’de veya sadece savaş sebebiyle yaşanmıyor. Artan yoksullaşma da mülteciliği tetikliyor.

Ortadoğu ve Suriye

Libya sonrasında emperyalist güçler ve taşeronları, yeni hedef olarak Suriye’yi seçmişti. Suriye o günden beri küçük çaplı bir dünya savaşının yaşandığı bir arenaya dönüşmüş durumda. Bu süreçte Suriye ordusu, saldırganların beklemediği boyutta bir direniş gösterdi. Özellikle Rusya, Hizbullah ve İran’ın desteğiyle hemen her saldırı/abluka bir şekilde bertaraf edildi. Ancak zamana yayılmış yıpratma savaşı, onlarca ülkeden gelen savaşçı, silah ve para yardımı eşliğinde özellikle son zamanlarda sonuç vermeye başladı.

Deyim yerindeyse işler ABD ve müttefikleri açısından iyi gidiyordu. Tüm eleştiri ve itirazlara rağmen Suriye’ye para, silah ve savaşçı akışı devam ediyordu. İşbirlikçi çetelerin elinde ihtiyaç duydukları her silah mevcuttu. Ve artık Suriye, sürekli beslenip yenilenen kuşatmayı geriletmekte zorlanmaya başlamıştı. İran’ın son bir ay içinde 3 generalini, Hizbullah’ın yüzlerce militanını Suriye’de yitirmesi, savaşın boyutu/ciddiyeti açısından çarpıcı verilerdir.

İşte tam da böyle bir anda, süreci yakından takip eden Rusya, bugüne dek görülmedik ve tahmin edilmedik boyutta ağırlığını koydu. Öyle ki müdahale, küresel boyuttaki çelişmeleri de hesaba katan, uzun erimli bir strateji dahilinde yapıldı. Bunu, salt askeri müdahale ve hazırlıklarda değil, Rusya adına yapılan basın açıklamalarından üsluba kadar hemen her ayrıntıda izlemek mümkün.

Rusya’nın sürece hemen her boyutta ağırlığını koyması, ABD’nin IŞİD’e karşı “savaşıyormuş gibi” görünen politikasını açığa çıkardı; görünür kıldı. ABD’nin gerçekten IŞİD’e zarar vermek gibi bir niyetinin olmadığı, hatta sıkıştığı yerde onu desteklediği; dünya ölçeğinde teşhir olmuş böyle bir örgütün varlığını kendi varlık koşulu için bir gerekçe haline getirdiği çeşitli kesimlerce biliniyor olsa da ABD, Rusya müdahalesine dek bu duruşunu/taktiğini korudu. Ancak Rusya; Suriye ordusu, Hizbullah savaşçıları ve İran askerleriyle beraber IŞİD, Nursa vb. çetelere karşı gerçekten savaştığı için, kısa sürede gözle görünür sonuçlar elde etmeye başladı.

Süreç böyle devam ederse, yani Rusya, Suriye güçleriyle beraber IŞİD dahil Suriye’deki emperyalizmin işbirlikçisi güçleri istenilen boyutta etkisizleştirebilirse, dünyanın yeniden kurgulanması sürecinde çok büyük bir avantaj yakalamış olacak. Rusya’nın, Suriye’nin geleceğinde tayin edici olması, Avrupa’nın petrol ve doğal gaz konusunda (Rusya’ya alternatif) Ortadoğu kökenli ikinci bir güzergah arayışını da büyük oranda sekteye uğratmış olacaktır. Çünkü Suriye, bu konuda olası seçenekler içinde Akdeniz’e açılan en önemli güzergah olarak biliniyor. İşte böylesine stratejik öneme sahip Suriye’de Rusya’nın ağırlığını koyması, emperyalist kapitalist sistem açısından kabul edilebilecek bir gelişme değildir. Ve tam da bu nedenle ABD, Rusya’ya bu insiyatifi kaptırmamak için, sürece AB’yi daha aktif biçimde katmak dahil yeni arayışlara girdi.

AB’yi ikna sürecinin bir boyutunu mülteci sorunu oluşturdu. Aslında mülteci sorunu yeni değil, salt Suriye bağlamında bile olsa, 4 yıldır var olan bir mesele. Ancak son zamanlarda gemilerin batması ve ölümlerde bir artış gözlendi. Ve nasıl olduysa birdenbire Yunanistan’ın kapıları açıldı, Makedonya’ya geçiş serbest oldu ve mülteciler Avrupa’nın içine kadar gitmeye başladı. Bu durum, Avrupa’yı hareket ettirebilecek yani elini taşın altına koyması yönünde zorlayabilecek bir politikanın mültecilik olgusu üzerinden sürdürüldüğünü gösteriyor. Bu gelişmelere bağlı olarak Türkiye vb. ülkeler suçlansa da, gerçekte mülteciliğin son 3 ayda birdenbire patlama yapmasının ABD politikalarıyla doğrudan ilintisi var. İşte bu süreçte gündeme gelen Paris katliamı, AB’nin ikna edilmesi sürecinde tamamlayıcı bir işlev gördü.

IŞİD’ın hesapları açısından katliam

Paris katliamı, dünya ölçeğindeki dengeleri değiştirecek boyutta profesyonel bir eylemdir. Bu eylemle IŞİD, Suriye’de kendisini köşeye sıkıştırmaya çalışanlara, savaşı dünyanın dört bir yanına yayabileceği mesajını veriyor. Katliamı önceleyen süreçte Irak’ı Bağdat’ta, Lübnan’ı Beyrut’ta, Rusya uçağını havada vurdu. Mesajın birinci boyutu budur ve ağırlıkla Rusya blokuna yöneliktir. “Moskova’da okyanuslar gibi kan akacak” tehdidi de bu kapsamda yapıldı. İkincisi IŞİD, dünyadaki tüm kadrolarına “ben varım, ayaktayım, güçlüyüm ve düşmanın en güçlü olduğu yerde eylem yapabilirim” mesajı veriyor; bu bir güç gösterisidir.

Eylemin G-20 zirvesinin arifesinde olması, başlı başına bir mesaj taşıyor. Eğer dünyanın önümüzdeki dönemde nasıl şekilleneceğinin politikaları üretiliyorsa ve G-20 zirvesinde de bu tartışılacaksa; IŞİD, zirve öncesinde, bugüne kadar kendisine şu veya bu şekilde destek vermiş olan güçlere ben de varım; kuracağınız dünyada beni de ciddiye almak zorundasınız mesajı vermiş oluyor.

ABD’nin hesapları açısından katliam

AB’nin ikna edilmesi meselesine yukarıda değindik. ABD’nin buna çeşitli nedenlerle ihtiyacı var. Gelinen aşamada Rusya blokunun Suriye’de işbirlikçi çetelerin adım adım temizlenmesi yönünde ciddi başarılar elde etmesi, ABD’yi süreçte daha aktif biçimde rol almaya zorluyor. Bugüne kadarki tecrübeler ve savaş pratiği, etkili bir rol ve başarılı bir sonuç için kara gücünün şart olduğunu gösteriyor. Bunun için, içinde YPG güçlerinin ağılıklı olarak varlık gösterdiği Demokratik Suriye Güçleri oluşturuldu. Ayrıca Türkiye de Davutoğlu’nun ağzından, kara gücü olarak rol alabileceğini ancak bunun için tek başına olmaması gerektiğini söyledi. ABD’nin kendi askerini karaya indirme konusundaki çekinceleri biliniyor. Tam da bu sebeple AB’nin sürece aktif biçimde katlımı, ABD açısından tayin edici bir ihtiyaç haline geldi. Katliam sonrasında Fransa başta olmak üzere Almanya, Hollanda vb. Avrupa ülkelerinin savaştan söz etmeye başlaması, eylemin bu açıdan başarılı sonuç verdiğini gösteriyor.

Belki bu noktada “ABD-IŞİD ilişkisi bu denli doğrudan sonuçlar üretiyor mu” diye sorulabilir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi IŞİD’in eylemden doğrudan kendi beklentileri var, ancak aynı zamanda ABD’nin politikalarına da hizmet eden boyutu oldu. Nitekim Fransa, eylemden hemen sonra Akdeniz’de ve Suriye’de daha çok görünür olmaya başladı.

IŞİD’in geçmişi, ortaya çıkışı ve büyütüldüğü süreçler düşünülürse, kurucularının önemli bir kısmının ABD’nin gladyo eğitiminden geçmiş profesyonel kişiler olduğunu söylemek abartılı olmaz. Gerek bu nedenle gerekse devam eden ilişkiler sebebiyle IŞİD’in ABD politikalarına 180 derece ters düşecek politikalar izlemesi zordur; aralarında açı farkı olabilir ama bu tamamen ters düşüleceği anlamına gelmiyor.

2-KATLİAM SONRASINDA FRANSA VE ORTADOĞU

Çelişmeler odağı Paris

Katliamdan sonra Fransa’da OHAL ilan edildi ve devamında en fazla 12 gün uygulanmasına izin verilen olağanüstü halin 3 ay uzatılması kararı alındı. Gerçekte bunun nedeni sadece yeni bir IŞİD saldırısı ihtimali değildir. Fransa, Avrupa’da Müslümanların en fazla olduğu ülkedir. Müslümanlar aynı zamanda nüfusun en yoksul kesimlerini oluşturuyor. Paris, yoksullukla zenginliği bir arada barındırıyor. Çelişmelerin her an büyük çatışmalara dönüşme potansiyeli bulunuyor. OHAL kararında bu olasılığın önemli bir rolü var. Yani mesele yalnızca IŞİD değil.

Suriye’ye gelince, Fransa zaten oradaydı. Ancak bu saldırıyla beraber genelde AB’nin özelde Fransa’nın sürece daha aktif katılımı bekleniyor. Bu da ABD’nin ihtiyacıdır, politikasıdır.

Fransa’nın aldığı kararlar içerisinde, olağanüstü hal yasa tasarısına göre polisin, kanıt olmaksızın makul şüpheye dayanarak arama yapabilmesinin, sosyal medya ağlarını veya kamu düzenini bozacak dernek ve organizasyonları kapatabilmesinin yer alması yeni sürecin niteliklerine denk düşüyor. Önümüzdeki dönem, yeni düzenin gerekleri kapsamında hemen her ülkede hak gaspları, özgürlüklerin sınırlanması vb. uygulamalar beklenmelidir.

Süreçte olası gelişmeler

ABD’nin, Suriye’nin kaderini Rusya’ya bırakmaya niyeti yok. Ancak IŞİD’i bitirici hamleler de nihai olarak politikalarına uymuyor. Bu nedenle, Suriye’de IŞİD’in geriletilmesi ve normalleşme sürecinin ortağı olmak üzere çeşitli roller üstlenecektir. Bu kapsamda akla gelen en görünür olasılık, Suriye’den çok Irak’ta IŞİD’e yönelik operasyonlar yapmak ve yok edici vuruşlar yerine IŞİD güçlerini Suriye’ye doğru sürüklemektir. Bu, hem ABD’yi süreçteki muhtemel zaferin ortağı haline getirecek hem de Suriye’de yoğunlaşan IŞİD varlığı üzerinden Rusya blokunun işini zorlaştıracaktır.

Gerçekte ABD, Irak’ta da kendisini sürekli olarak ihtiyaç haline getiren koşulların devamından yanadır, bu nedenle Irak ordusunun güçlenmesini istemiyor. Örneğin Irak, ABD ile 2008’de yapılan güvenlik anlaşması çerçevesinde 36 adet F-16 alımı için anlaşmıştı. Ancak bugüne dek bu uçakların sadece 4 tanesi teslim edildi.

Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da muhtemel etkili bir savaş, mutlaka kara gücü gerektiriyor. Son olarak Şengal’in IŞİD’ten kurtarılmasında Peşmerge güçlerinin rol aldığı haberi basına düştü. Ancak daha sonra asıl rolü YPG’nin oynadığı, Peşmergenin daha sonra geldiği öğrenildi. Daha önce de IŞİD’in saldırıları karşısında kaçmayı tercih eden Peşmerge ile ABD’nin Irak’ta büyük çaplı planlamalar yapması mümkün görünmüyor. Bunun için Türk ordusunun devreye sokulması bir olasılıktır. Ancak gerek Suriye gerekse Irak, çok bileşenli, çok kaygan ve dolayısıyla çok olasılıklı bir zemin olduğu için kesinlik içeren tanımlamalar yapmak gerçekçi olmuyor. Önemli olan yönelimleri bilmek ve muhtemel gelişmelere hazırlıklı olmaktır.

Türk ordusu Suriye’ye veya Irak’a girmese de bölgede taşeron rolünü çeşitli biçimlerde üstleniyor. Örneğin şu an Suriye’de en az 2000 personelinin olduğu biliniyor. Bunlar istihbarattan eğitim ve danışmanlığa, sofistike silahların kullanılmasından fiili savaşa kadar çeşitli biçimlerde rol alıyor. Bu kapsamda Türkiye, savaş kışkırtıcılığını, kutuplaştırıcı politikaları ve Kürt örgütlülüğü karşısında “kırmızı çizgili politikaları” elden bırakmıyor.

Son zamanlarda Silvan, Cizre, Lice vb. yerlerde yaşanan OHAL ile Fransa’daki OHAL veya Türkiye’deki katliamlarla Paris katliamı arasında bağ kurmak, süreçteki olası gelişmeleri doğru okuyup doğru yerde doğru güçlerle saf tutmak açısından büyük önem taşıyor. Bu türden değerlendirmeler güncel fotoğrafın görülebilmesinin veya güncel görevlerin yerine getirilmesinin önünde bir engel değildir. Aksine büyük resim küçük resmi de kapsar ve daha doğru değerlendirilmesine imkan tanır.

Gerçekte Türkiye Kürdistanı’ndaki abluka da Ankara katliamı da yeni sürecin habercisidir. Dünya ölçeğinde yeni düzen tasarımı yapan küresel aktörler ve işbirlikçileri, hemen her itirazın/muhalefetin bastırıldığı, her muhalif sesin kısıldığı bir dünya amaçlıyor. Türkiye’de AKP, bu çerçevede egemen sınıflara kendini kanıtlama, rüştünü ispatlama konusunda önemli adımlar attı ve atmaya devam ediyor. Paris katliamının OHAL üretmesi ile Silvan bu açıdan benzerdir. Süreç artık IŞİD’teki emperyalizmi olduğu kadar emperyalizmdeki IŞİD’i de görebilmeyi; emperyalizm, faşizm ve gericilik arasındaki bağı görünür kılmayı gerektiriyor.

Onlar, çıkar ve güç dengelerine göre bloklaşıyor, gerektiğinde aralarındaki çelişmelere rağmen sistemi tehdit eden gelişmelere/güçlere karşı kenetleniyor. Bunun karşısında ezilenlerin en geniş bağlamlı birliğinin sağlanması, fikri üretimden mücadeleye ve geleceğin kurulmasına kadar hemen her zeminde ortak hareket imkanlarının büyütülmesi, halkların gerek kısa gerekse uzun erimli kazanımları için olmazsa olmaz önemdedir.