Referandum Bir Milat Değildir

REFERANDUM BİR MİLAT DEĞİLDİR

SORUNLAR DA ÇELİŞMELER DE KALDIĞI YERDEN SÜRÜYOR

Egemenler, halkın önüne belli periyodlarla, bazen de ihtiyaca göre daha sık aralıklarla sandık koyar ve burada halkın sisteme olan tepkilerini azaltmayı hedefler. Sandık üzerinden halka “her şeyi belirleyen”hissini vermeye çalışır.

Seçimin arkasından gelecek olan yeni baskılar için güç toplamaya çalışır. Kapitalizmde sandık, emekçileri düzen içinde tutmanın bir aracı olarak kullanılır. Sandığın böylesi kirli bir yanı olmasına rağmen, devrimciler hiçbir aracı baştan lekeli kabul ederek sırtını dönmez.  Doğru zamanda ve doğru yöntemlerle sürece müdahil olmayı bir yöntem zenginliği olarak görür.

Bu bağlamda devrimciler, yeri geldiğinde seçimlere de girer. Ancak bunu, örgütlenmenin ve halka ulaşmanın bir aracı olarak değil, tersine örgütlü bir gücün ifadesi olarak kullanır. (Ayrıca bunu her zaman kullanma zorunluluğu da yoktur.) Kitlelerle siyasal bağların yeterince kurulamadığı dönemlerde, sandık üzerinden ilişkilenme çabası at ile arabayı yer değiştirmeye benzer. Kitlesel bağların zayıf olduğu koşullarda burjuva partilerle aynı zeminde yürütülecek bir yarış, sonucu belli bir maçı izlemek kadar sıkıntı verici bir durumdur.

Egemenlerin kendi ihtiyacını halkın ihtiyacı gibi gösterme oyunlarından biri daha sona erdi. 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleşen halk oylaması, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde sonuçlandı. Emperyalizmin bölgedeki ihtiyaçları çerçevesinde şekillendirilen Türkiye’de, kimi devlet kurumları yeni sürece ayak diremekteydi. Aynı zamanda mevcut anayasa, küresel sermayenin bölgede atmayı düşündüğü adımlara engel oluşturmaktaydı. Referandum sonucunda üzerinde tüm sermaye kesimlerinin uzlaştığı değişiklikler yapılmış, bunun yanında süreci referanduma götüren HSYK’nın yapısı ve Anayasa Mahkemesi ile ilgili değişiklikle de sistemin işleyişindeki damar tıkanıklıkları giderilmiştir.

IMF ile masaya oturmayan ancak yargı engeline takılan özelleştirmelerden de istediği sonucu alamayan AKP, 2010’un ilk yedi ayında 50 milyar dolarlık bir açıkla karşı karşıya kaldı. İşçi ücretlerinin % 60 oranında geriletilmesi, MGSB’ye işsizliğin tehdit olarak koyulması uluslar arası tekellere garanti vermeye ve yaşanan daralmayı kısa vadede aşacak bir çözüm oluşturmaya yetmedi. Anayasa değişikliği ihtiyacı böyle bir sürecin sonucu olarak doğdu.

Çin ile girdiği rekabette enerjinin denetimini ve mevcut pazarı elinde tutmaya çalışan ABD, Irak’tan “çekilirken” Türkiye’yi, bölge ülkelerini sisteme entegre edecek “ucuz üretim üssü” haline getirmeyi hedeflemekteydi. Ancak, idari yargı kurumlarının başta özelleştirmeleri durdurması ve Anayasa Mahkemesi’nin, çıkan kimi yasaları iptal ederek süreci tıkaması ve mevcut anayasanın yetersizliğinin getirdiği hantallık ile emperyalizmin bölgedeki acelesi hızlı bir müdahaleyi ihtiyaç haline getirdi. Böylelikle emperyalizmin bölge politikasındaki ihtiyaçları ile Türkiye egemenlerinin iç politikadaki ihtiyaçları çakıştı. Sonuç olarak bu değişiklikle, idari mahkemelerde açılan 30’un üzerinde özelleştirme davası düşecek. Bundan sonraki süreçte HES’ler ve maden arama şirketlerine karşı açılan davalarda uluslar arası şirketler daha avantajlı hale gelecektir.

Biz referandum öncesi yaptığımız bir açıklamada “ evet ya da hayır oranlarıyla değil, hangi gerekçeyle olursa olsun sandık başına gitmeyen kesimle daha ilgili olacağımızı”, belirtmiştik. Referandum sürecinde oluşturulan ideolojik bombardımana ve yönlendirmeye rağmen düzenden umudunu kesen kitlelerin, devrimcileri daha çok ilgilendirdiğini düşünüyoruz. Buradan hareketle, 49,5 milyon seçmenden “evet” oyu kullananların sayısı 21,8 milyon, “hayır” oyu kullananların sayısı 15,8 milyon iken “sandık başına” gitmeyenlerin sayısı 11,9 milyon olmuştur. Hemen belirtelim ki yaklaşık 12 milyon seçmenin sandığa gitmemesinin örgütlü bir tutum olduğunu düşünmüyoruz. Ama bu rakam, bunca yönlendirmeye karşın, başka seçenekleri bekleyenlerin sayısal değerini vermektedir.

Kendi içindeki çelişmeleri bir kenara koyan egemenler, emekçilere yönelik sömürü ve saldırı politikalarını daha da arttıracaktır. Ama bu söylediğimizi, “hayır” cephesinde bulunan kimilerinin referandum öncesinde boykot tercihini kullananları kastederek, “Eğer oylamadan evet sonucu çıkarsa gelecek saldırılardan sorumlu olursunuz.”, türünden açıklamalarıyla yan yana koymamak gerekir. Çünkü emekçilere yönelik saldırı yasalarının önemlice bir bölümü eski anayasa döneminde çıkartılmıştı.Hatırlanacak olursa emeklilik yaşından GSS ve SGY gibi yüz yıllık kazanımlara saldırılması referandum öncesine aitti. Dolayısıyla soruna emekçilerin kazanımları veya kayıpları açısından bakılacak olursa, referandum bir milat değildir. İşçi sınıfı ve emekçilere yönelik saldırılar kaldığı yerden devam edecektir. Belki de tek değişen şey, iktidarın hareket etme kabiliyetinin artmış olmasıdır.

Referandum sürecini ve sonrasını ideolojik bombardıman yönüyle de ele almak ihtiyaç olarak kendini hissettiriyor. AKP’nin “demokrasi”, “değişim”, “darbe karşıtlığı”, “barış” gibi kavramları rahatça kullanmasında medya desteğinin yanında, solun yarattığı boşluğun da epeyce rol oynadığını düşünüyoruz. Egemen söylemin karşısına sol alternatifin çıkartılamaması, halkın beklentilerinin rahatça istismar edilmesine yol açmıştır. Medya üzerinden etkin bir şekilde yürütülen, algıları yönetme çabaları, oylama sonrasında da sürdürülmektedir.

Egemen sınıfların aralarındaki çelişkilere rağmen, emekçiler söz konusu olduğunda ortak refleksler geliştirdikleri bilinen bir gerçektir. Burada sorun, devrimcilerin egemen sınıflar karşısında ortak tavır alma kabiliyetlerinin zayıflığında yatmaktadır. Halka dönük saldırıların artarak süreceğine dair öngörülerde ortaklaşan sol yapıların,  bugünden itibaren ortak çıkışların yolunu araması artık bir zorunluluktur. Emekçilerin yakıcı sorunları ve talepleri etrafında yan yana gelişlerin yakalanması, güven arttırıcı olduğu kadar sistemin duvarlarını zorlayıcı etkiler yaratması anlamıyla da önemlidir.

18 EYLÜL 2010

DEVRİMCİ HAREKET