Rusya’nın Suriye’ye Müdahalesi ve Sol – Mehmet Yeşiltepe (BirGün)

MEHMET YEŞİLTEPE

A-SOLUN YÖNTEMSEL ZORUNLULUKLARLA SINAVI

Türkiye’de işçi ölümleri, çocuk ölümleri, kadın ölümleri, mülteci ölümleri ve özellikle de devlet cinayetleri giderek artıyor, gazeteci yargılama grafiği yükseliyor, özelleştirmeler hızla devam ediyor, dolar rekor tırmanışını sürdürüyor, ekonomi hızla yavaşlıyor. İşte bu fotoğrafa sebep olanlar yani egemenler, yani ezen sınıflar, aralarında kimi çelişmeler olsa da aynı sınıfsal akla ve halk karşısında aynı duruşa sahipler. Bunların zulmüne, sömürü ve baskısına maruz kalanlar yani ezilenler ise, ortak bir sınıfsal akıl ve duruş oluşturabilmiş değiller. Bu akıl dışı sistemin devamlılığının asıl nedeni budur. O halde hiç vakit kaybetmeden ortak bir sınıfsal akıl oluşturmak ve bunu ortak bir duruşa taşımak için harekete geçmek gerekiyor.

Bu ihtiyaç tanımı elbette yeni veya bilinmez değildir ama bilindiği halde solda sınıfsal bir akıl ve duruşun bırakalım oluşturulmasını, belki de tarihinde hiç görülmedik boyutta sınıftan kaçış gözleniyor. Pragmatizm ve uzlaşma giderek sınıf mücadelesinin yerini alıyor. Ve bunlar reel politikle gerekçeleniyor.

Reel politik, günü kurtarma, ilkelerini pragmatizme feda etme siyasetidir

“Reel siyaset” de dense gerçekte yaptığı “gerçekçi siyaset” çağrışımının tersine reel politik, günü kurtarma, yelkenlerini esen anlık rüzgarla doldurma, ilkeleri pragmatizme ve geleceği güne feda etme siyasetidir.

Yukarıda Türkiye’den aktardığımız fotoğrafa rağmen, programlarında uvriyerizme varan işçi vurgusu olan kimi yapılar dahil solun önemli bir kısmının kimlik siyasetine yönelmiş olması, hem düşündürücüdür hem de üzerinde nedenleriyle beraber durulması gereken, tayin edici önemde bir meseledir.

Şeyh Bedreddin, “yıkılmış insanın genel doğruları olmaz kendi doğruları olur” der. Richard Sennet de “Güvensizliğin ahlaki bir kimliğin oluşumunu imkansız kıldığını” söyler. Burada geçen yıkılmışlık ve güvensizliğin, solun bugünkü durumunu anlattığını söylersek abartı yapmış olmayız. Bu durumda kendine özgüveni kalmamış, 1980’den beri ideolojik politik duruşunu güncellememiş, o günkü üretimlerin üzerine yeni bir şey katmamış olan sol yapıların bugün konjonktürel bir güce yedeklenmesi, ilkeli ittifak yerine pragmatizmi veya “amasız fakatsız” tanımları tercih etmesi şaşırtıcı olmamalıdır.

Gerçeğe değil imaja ilgi, sol aklın yanılgısıdır

Türkiye fotoğrafından sonra, konuyu Irak’tan eski bir fotoğraf eşliğinde irdelemeyi sürdürelim. Anımsanacak olursa bir süre önce Irak’ta IŞİD’i bitirmek üzere bir “Musul Savaşı” hazırlığından söz edilmişti. Öyle ki tarih bile verenler oldu. Ve o süreçte bu konuda yazılıp söylenenler, adeta hemen her değerlendirmenin önüne geçti. Yani sol, büyük oranda önemsedi, ciddiye aldı ve hatta ona göre konum alınması gerekliliği üzerinde tahliller yapıldı. Gerçekte ise, o süreçte de söylediğimiz gibi Musul savaşı gerçek değil imajdı, bugün artık daha net biçimde görüldüğü bir algı operasyonuydu. ABD’nin, IŞİD’in bitirilmesine değil, bölgede kendi meşru/kurtarıcı varlığı için gerekçe oluşturmasına ihtiyacı vardı. O halde IŞİD’in varlığı da tehdidi de sürmeliydi.

Suriye’nin çeşitli bölgelerinden veya dönemlerinden çekeceğimiz fotoğraflar, benzer biçimde bize solun süreci okuma konusundaki tek yanlılığını dolayısıyla da yanılgılarını gösterecektir. Örneğin içinde X,Y ve Z’nin olduğu çok bilinmeyenli bir denkleme denk düşen Suriye fotoğrafını, ısrarla salt bir olgu (mesela X) üzerinden okumayı sürdürdüğümüzde, tek yanlı duruma düşer, ağaca bakıp ormanı görmeme hali yaşarız. Ve sonuçta Rusya’nın müdahalesini de fotoğrafın bütünü içinde değerlendirme güçlüğü çekeriz

B-SURİYE’DE NELER OLUYOR?

Rusya’nın stratejik hamlesi

Bugüne dek Suriye’de dolaylı bir duruş sergileyen ve taktiklerle yetinen Rusya, çok iyi seçilmiş bir zamanlamayla en etkili müdahaleyi yaptı. Bu, uzun erimli ve ayrıntılarıyla düşünülmüş bir hamledir. Stratejik önemdeki bu hamle karşısında, günlük basından okuduğumuz “savaş bitiyor ABD ile Rusya anlaştı” gibi değerlendirmeler nasıl gerçekliği yansıtmıyorsa, “Rusya Kürtlere olumlu bakıyor, bu müdahaleden Kürtler kârlı çıkacak” gibi değerlendirmeler de eksik, eksik olduğu için de yanlıştır.

Eğer süreç farklı kaynaklardan izlenebiliyorsa, örneğin bir ABD yetkilisinin kısa bir süre önce “Rusya IŞİD’ten daha tehlikelidir” dediği de biliniyor olmalı. Salt bu bilgi bile, sırf IŞİD karşıtlığından yola çıkıp Kürtlerin (YPG’nin) hem ABD öncülüğündeki koalisyonda hem de Rusya’yla aynı politik kordinatlarda neden olamayacağını gösteriyor. Kaldı ki ortada çok daha karmaşık, zorlu ve kaygan bir tablo var.

Rusya’nın müdahalesinin genelde bölgede özelde Suriye’de çok şeyi değiştireceği tartışmasızdır. Rusya ilk kez kendi coğrafyası dışında bu denli etkili bir müdahale yapmıştır; aktif çatışmaların dışında kalmaya çalıştığı “Arap Baharı” sürecindeki tutumunun aksine, bölgeye fiili ve kalıcı olarak dönmüştür. İran ve Irak’la şimdiden koordinasyon içinde olması, bu hamlenin en ince ayrıntılarına kadar düşünüldüğünü ve Suriye ile sınırlı olmadığı gösteriyor.

ABD ve işbirlikçileri bocalıyor

ABD, bugüne dek BM’yi şu veya bu oranda yedekleyerek ve dünya ölçeğindeki hegamonik avantajlarının sağladığı fiili meşruiyetle hareket etmiş, yaz-boz tahtasına çevirdiği Suriye’de eninde sonunda bir başarı sağlama umuduyla hareket etmişti. Savaş, fiilen Suriye ordusu karşısında bir askeri başarı getirmemiş olsa da Suriye’yi deyim yerindeyse yıkmış, sürdürülmesi giderek zorlaşan bir fiili durum yaratmıştı. İşte Rusya, böyle bir süreçte yaptığı hamleyle Suriye’ye dönük tüm hesapları, beklentileri bozmuş, hatta geri dönüşü olmayan yeni ve başka bir sürecin başlamasına sebep olmuştur.

ABD’nin ve işbirlikçilerinin ilkin “Esad’la da olur” anlamındaki açıklamaları, Rusya müdahalesi sonrasında ilk tepki bağlamında bir çeşit bocalamaydı. Nitekim hızla aşıldı ve tekrar “Esad bir tirandır” ayarlarına dönüldü.

Rusya, iyi planlamış ve uluslararası hukuku dikkate alan bir müdahale içinde olduğu için eli bir hayli güçlü görünüyor, ancak “süper güç” olma niteliği önemli oranda yıpranmış olsa da ABD’nin buna razı olup, Suriye ve bölge halklarına “pardon” diyerek geri çekileceğini sanmak saflık olur. Bu bağlamda sürecin sanıldığının aksine giderek sertleşeceğini, yeni taktik hamlelerle boyutlanacağını söyleyebiliriz.

Mevcut belirsizlik veya birbiriyle çelişen açıklamalar, sürecin içerdiği güçlüklerle ilintilidir. Bu gerçekliği yok sayıp, “kısa günün kârı” anlamına gelebilecek hesaplar yapmak ise, antiemperyalist bilinci pragmatizmle ikame etmenin sonuçlarındandır; anlık kazanımları olsa da uzun vadede kayıpları daha büyük olacaktır.

Özetle süreç, emperyalist denklemler içerisinde rol aramayı değil, emperyalizmi ve işbirlikçilerini tarihin çöp sepetine gönderecek bir duruşu, dolayısıyla geleceği fethetme ufkuyla hareket etmeyi gerektiriyor. Bunun, tecrübe edilen ve bilinen en gerçekçi karşılığı sınıflar mücadelesidir.

4 Ekim 2015

BirGün