Sağlıkta Ticarileşme

KAPİTALİZMİN KARA KIŞINDA SAĞLIĞINIZA DİKKAT EDİN!

Gün geçmiyor ki dünya borsalarından çöküş haberleri gelmesin. Avrupa sallanıyor, ABD’nin kredi notu düştü. Yunanistan batık bir şirket gibi vb… Bugün tekeller, neden oldukları krizi bile sömürerek kendilerine yeni rant alanları yaratma peşindeler. Krizden kolay kolay çıkışın söz konusu olmadığının da farkındalar. Ancak kitleleri krizin bir doğal afet olduğuna inandırmaya çalışıp halkta da bu afetten hep birlikte acı reçeteleri uygulayarak çıkabiliriz kanaati oluşturmaya çalışmaktadırlar.

Kapitalizmin yapısal krizine çözüm bulunamayacağını Marks, bundan 150 yıl öncesinde söylemişti. Lenin kapitalizmin en son aşaması olan emperyalizmi tanımlayarak emperyalist dönem marksizmini yazmıştı.

Aslında bugün yaşananlar birkaç yılda aşılacak finans sisteminin sektörel krizine ilişkin sorunlar değil. Sorunun boyutları emekle sermaye arasındaki çelişkiye kadar uzanan bir derinliğe sahiptir. Arz ve talep arasındaki temel dengesizliği yaratan ödenmeyen emeğin, özel mülkiyetin yok edilmesiyle, kısacası kapitalizmin ortadan kaldırılmasıyla kriz aşılabilecektir.

Kapitalizmin kısa tarihine bakıldığında sistem içi değişikliklerle krizin neden aşılamayacağına ve daha da derinleşerek geliştiğine dair birçok örnek vardır.

1873 devrevi krizi emperyalizmi doğurmuş, 1908 krizi 1. emperyalist paylaşım savaşını, 1929 ekonomik buhranı faşist rejimleri iktidara taşımış ve 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na neden olmuştur. Bu süreçte dünyanın üçte biri emperyalist sömürü zincirinin dışına çıkmıştır. Ortaya çıkan tablo emperyalizmi, yeni sömürge biçimlerine itmiştir. Böylelikle ABD öncülüğünde yeni sömürge ilişkileri tesis edilmiş, ülkeler bağımsızlık görüntüsü altında iktidarları belirlenerek sömürge hale getirilmiştir. Ancak bu süreçte uygulanan keynesci ekonomi politika da sistemin krizine çare olmamıştır. Sistem yine kısa sürede tıkanmış, yapısal kriz derinleşmiştir. 1974 yılında petrol üzerinden kriz patlak vermiştir.

Bu dönemde krizi derinleşen sisteme çıkış yolları bulmak ve sömürüyü devam ettirmek ve düşen kar oranlarını yükseltmek için sistemin ideologları çare arıyorlardı.

Neoliberal politika denen emperyalizmin yeni politikaları bu dönemde ortaya atıldı. Devlet ekonomiden elini çekecek. Gümrük duvarları kalkacak, korumacı önlemler bırakılacak. Sosyal devlet politikaları terk edilecek, tüm sosyal alanlar sermayenin insafına bırakılacak. Tarım sübvansyonları kalkacak. Tüm alanlar uluslar arası piyasa koşullarında rekabete açılacak.

Devlet elinde bulunan tüm KİT’ler özelleşecek. Devletin görevi jandarmalığa kadar daraltılacaktır. Sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, barınma vb. hak olmaktan çıkarılacak aynı zamanda satılabilir hale getirilecektir.

Ayrıca tüm dünya tekeller için bir serbest bölgeye dönüştürülecek ve tekeller en ucuza mal ettiği yerde üretecek ve en yüksek karla da satabilir hale gelecektir.

Reel sosyalizmin tarih sahnesinden çekilişiyle birlikte 90’larda oluşan tek kutuplu dünyada küreselleşme sosuyla tekeller, sınıfsallığın sonunun geldiği yalanıyla teknoloji çağına girildiği propagandasıyla bu süreci ördüler. Ancak bugün çok geçmeden adeta akrebin kendini zehirlemesi gibi, küreselleşmenin, mimarlarını vurduğu görüldü. Üretimin metropol ülkelerden az gelişmiş ülkelere kayması metropol ülkelerde bir alım gücü azlığına/iç pazar daralmasına sebep oldu. Tüketimin teşvik edilmesi için verilen krediler de geri ödenemez hale geldi. Şişen kredi köpüğünün patlamasıyla bugün yaşadığımız ekonomik buhran ortaya çıktı. Emperyalist devletler birbirlerine karşı kısmi korumacı önlemler alsa bile, sömürgelerde yine neoliberal politikaların devamı yönünde tavır sergilemektedirler. Çıkarları yine bu yöndedir. Dünya ölçeğinde işsizlik ve açlık tehlikesi üst boyutlarda seyrederken her zaman olduğu gibi krizi fırsata çevirmek için hız kesmeyen tekeller, ellerindeki sermayeyi güvenli limanlara/yüksek kar getiren alanlara yönlendirmektedirler.

Bu alanların başlıcalarından biri de sağlıktır. Bugün ülkemizde sağlık alanında yaşanan “dönüşüm”ü de ele alacak şekilde kriz ortamında sağlığın ne anlama geldiğini anlamaya çalışalım.

Sağlık Nedir?

Bugün sağlıkta yaşananları anlayabilmek ve soruna bütünlüklü bakabilmek için toplumsal bir sağlık tanımı yapmak bir gerekliliktir. Sağlığı dört başlık altında tanımlayabiliriz; mevcut sağlık durumunun korunması, mevcut durumun iyileştirip geliştirilmesi, mevcut durum korunamadığında tedavi, mevcut durum geri döndürülemediğinde, sakatlık veya maluliyet ortaya çıkınca bunun rehabilitasyonu… Bunlardan ilk ikisi koruyucu sağlık hizmetidir. Koruyucu sağlık hizmeti, toplumsal anlamda sağlıklı bir yaşantı sağlanmasından düzenlemelere gidilmesine, çevrenin temizliğinden alt yapı sorununa, halkın hastalıklara karşı bilinçlendirilmesinden aşılamaya, hastalığın erken teşhisinden az maliyetle sorunu çözmeye kadar bir dizi çalışmayı içinde taşır. Türkiye’de bu süreç daha önce sağlık ocakları ve dispanserler ile yetersiz de olsa belli ölçülerde yerine getirilmeye çalışılıyordu. Ancak bugün sağlıkta dönüşüm adı altında DB ve İMF politikalarının uygulanmasıyla bu süreç tasfiye edilmektedir.

Bugün gerçek anlamda sağlıklı bir toplum oluşturabilmek için çevre kirliliği yaratan atıkları, gazları yok etmek, GDO’ları yasaklamak, yenilenebilir enerji kaynakları oluşturmak, herkesin yeterince beslenmesini, insana yaraşır bir konutta barınmasını sağlamak, parasız iyi bir eğitim almanın koşullarını yaratmak kısacası üretimi kara göre değil insanlığın ihtiyaçlarını gözeterek gerçekleştirmek gereklidir. Böyle bir düzene gidilmedikçe insanlığın sağlıklı bir yaşam arzusu hep özlem olarak kalacaktır.

Sağlık emperyalistler için neden bu denli önem arz etmektedir?

Sağlıklı bir yaşam her insan için bir haktır. Ya da hak olmalıdır. Ancak bugün sağlık hak olmaktan çıkarılıyor adeta bir konformuş gibi satılmak isteniyor. Sanki baş ağrısı, mide ağrısı doğal, kanser, verem vb. olağanmış gibi gösterilmek isteniyor. Kısacası bir hastalığınız olduğunda yerinizde duramıyorsanız, bu hastalığın tedavi edilmesi tüm önceliklerinizin önüne geçer. Çünkü sizin yokluğunuzda önceliklerinizin de bir anlamı kalmayacaktır. Bu nedenle yukarda da belirttiğimiz gibi sağlık ticarileştirilmektedir. Bugün dünya ölçeğinde sağlık sektörü ciro bakımından 3. (silah, enerji, sağlık), karlılık açısından 2. (silah, sağlık), büyüme hızı bakımından ise %20’lik oranla 1. sırada gösterilmektedir. Kriz yılında bile %18’lik bir büyüme yakalamıştır.

Emperyalizmin vatandaşın sağlığıyla neden bu kadar ilgilendiğini bu veriler açıkça ortaya koymaktadır. 1986 Dünya Bankası raporunda sağlıkta bugün yapılan açıkça ifade edilmiştir: “S ağlık alanında iki tane şey yapılacaktır. Biri sağlık piyasalaştırılacaktır, sağlık hizmetlerinden faydalanmak isteyenden katkı payı alınacaktır.”

Türkiye’de bu piyasalaştırma nasıl başladı?

Aslında sosyal hakların tasfiyesi ve piyasalaşma neo liberal tezlerin uygulanmasından başka bir şey değildir. Türkiye’de bu süreç 24 Ocak 1980 de alınan ekonomi kararlarıyla gündeme geldi. Ancak toplumsal muhalefet bunun uygulanmasına izin tanımıyordu. Bu kararlar yukarıda da ifade ettiğimiz tüm sosyal hakların tasfiyesine giden yolda bir ilk adımdı, özelleştirmeleri, tekelleşmeyi içeriyordu. Bunu gerçekleştirmek için ülkede 12 Eylül Darbesi yaşandı. Toplumun üzerinden adeta silindirle geçildi. Örgütlülükler dağıtıldı. 90’larda Özal iktidarıyla özelleştirmeler hız kazandı.

Özelleştirmelere ideolojik kılıf bulmak için özelleştirilecek alanlara hiç yatırım yapılmamış ve topluma hizmetin aksak götürülmesine sebep olunmuştur. Böylelikle özelleşecek kurumlar, zarar ediyor propagandasıyla özelleştirmeye zemin oluşturulmuştur. Örneğin; 2004 verilerine göre devlet İstanbul gibi büyüyen bir şehre 20 yıl boyunca hastane yapmamış, şehrin nüfusu bu süreçte katlanarak büyümüş ve sağlık hizmeti bilinçli bir şekilde kötüleştirilmiştir. Bu dönemde kamu kurumlarında hizmet alamama işkencesine dayanamayanlar için İstanbul’da 155 özel hastane kurulmuştur. Bugün İstanbul’da uzman hekimlerin % 55’i özel sektörde çalışmaktadır. Bu da özel girişime alan açarak sağlıkta sermaye yatırımlarını arttırma yöntemlerinden biridir. Bugün Türkiye’de sağlıkta yatırımın % 75’ini özel sektör gerçekleştirmektedir.

Sağlıkta özelleştirme nasıl yürütülüyor açabilir misiniz?

Öncelikle sağlık alanına baktığımızda tam bir savaş halini görmekteyiz. Sağlık ve ilaç tekelleri, eczane, hastane, tıbbi laboratuar zincirleri, özel sigorta şirketleri, destek hizmeti sunan taşeron sağlayıcıların belirlediği bir ortam söz konusudur. Bu ortamın atmosferinde boğulan hekimler, güvencesizleşen sözleşmeli personel, taşeronda karın tokluğuna çalışan işçiler, kapanma kapanmama arasındaki eczaneler ve derdine derman bulamayan parasız hastaları rahatlıkla görebiliriz.

Sağlıkta özelleştirme DB ve IMF politikalarıyla Türkiye’de bilinçli bir şekilde örülen bir süreçtir. İlk olarak çalışma yaşamı kuralları esnekleştirildi. Taşeron uygulaması, esnek çalışma her alanda olduğu gibi sağlıkta da yaygınlaştırıldı. Bugün sağlık alanında taşeron olarak çalışanların sayısının 150 bini geçtiği ifade ediliyor. Kamu hastanelerinde güvenlik, temizlik, mutfak, bilgi işlem vb alanların bütününde bugün taşeron uygulaması hakimdir. Yine kamu personelinde kadro uygulamasından vazgeçilip sosyal hakları elinden alınan performansa dayalı sözleşmeli personel uygulaması da üst boyutlara ulaşmıştır. Ayrıca hekimlerin aldıkları ücretleri düşürmek için ithal hekim uygulamasından tam gün çalışma yasasına, çok sayıda niteliksiz tıp fakültesi açılmasına kadar birçok düzenleme söz konusudur. İthal hekimi henüz gerçekleştirmiş olmasalar da, tam gün yasası ve döner sermayeden hastaneye kazandırdığı paraya göre prim alan bir hekimlik sistemi geliştirmişlerdir. Hekimler adeta günde yüzlerce hastaya bakmak için birbiriyle yarışır duruma gelmişlerdir. Kısacası çalışanlar içindeki durum budur. Bugün kıdem tazminatının fon adı altında kaldırılması da gündemdedir.

Genel olarak sağlık alanında yapılan düzenlemeleri başlık başlık açabiliriz.

Bunlar aile hekimliği, hastanelerin tek elde toplanması ve kamu hastane birlikleri oluşturulması, SSK, Bağkur ve Emekli Sandığı’nın tek elde toplanması ve genel sağlık sigortası…

İlk olarak “Sağlıkta dönüşüm” adı altındaki süreç nasıl başladı?

Öncelikle sistem bir düzenlemeye gidecekse ve bu düzenlemede halkın zararınaysa, bu iyi bir şeymiş gibi sosa bulanarak kamuoyunun algısı yönlendirilir. İktidar,“SSK hastanelerini sağlık bakanlığı bünyesine alıyoruz.” diyor, “Artık her istediğin hastaneye gidebilirsin”, diyor. “Tüm sosyal güvenlik kurumlarını SGK çatısı altında birleştirdik. Artık istediğin eczaneden ilaç alabilirsin.” , diyor. Ya da “Özelde de tedavi olabilirsin”, diyor. Bunlar vatandaşın arzuladığı şeylerdi. İhtiyaçları üzerinden halkın algısıyla oynandı. Bütünü göremediği için bu söylem ona sıcak geldi. Bizler de sağlıkta yaşanan süreci halka anlatmakta yetersiz kalınca, tepkimiz bu süreci engellemeye yetmedi.

Örneklersek, SSK’nın devriyle ne yaşandı. Öncelikle SSK 1946-50 sürecinde işçiden alınan primlerle kurulmuş bir sistemdir. SSK 148 hastanesi, 217 dispanseri, 176 sağlık istasyonu ve ilaç fabrikası olan sağlık hizmeti üreten bir kurumdu. Toplu ilaç alımında da avantajlıydı.

Kendine özgü avantajları vardı. Hizmeti ucuza mal edebiliyordu. Ancak ticarileşen sağlıkta bu istenen bir şey değildi. Bu nedenle tüm kamu sağlık kurumlarını sağlık bakanlığı çatısı altında topladılar.

İlk başta Dünya Bankası fonları da kullanılarak vatandaş sağlıkta dönüşüme alıştırıldı. Birçok yerde ücretsiz, katkı payı sunmadan muayene oldu. Sonra yavaş yavaş katkı payları, ödenmeyen tedaviler ortaya çıkmaya başladı. 2012’ye gelindiğinde ise gerçek anlamda tüm ayaklarıyla sağlıkta özelleşmenin ne olduğu fiiliyatta hissedilecektir.

Sağlıkta piyasalaşmanın önemli saç ayaklarından biri de finansman ayağıydı. Burada da üç farklı kurum söz konusuydu. SSK, Bağkur, Emekli Sandığı bunlar da birbirinden farklı bir çok avantajı budanarak SGK çatısında birleştirildi. Ve Genel Sağlık Sigortası uygulamasına zemin hazırlandı.

Bize hastanelerin tek elde toplanmasıyla ne yapılmak istendiğini açar mısınız?

Bugün sağlık bakanlığına bağlı 900’ün üzerinde hastane mevcut. Bunlar Kamu Hastane Birlikleri yasasıyla sınıflanarak birlikler haline getirilmektedir. A-B-C-D-E adı altında karlılığına göre hastaneler sınıflanmaktadır. En karlılarından birlikler oluşturulmaktadır. Kısacası hastaneler işletmeleştirilmektedir. Hastanelerden devletten kaynak almayarak kendini piyasanın koşullarına uyarlaması istenmektedir. Bu hastane birliklerine 7 kişilik yönetim kurulu öngörülmektedir. İkisi sağlık bakanlığınca, ikisi il genel meclisince, biri valice, biri ticaret odası tarafından atanan ve son kişi de il sağlık müdürü veya yardımcısı olarak belirlenen yönetim kurulunda üyelerden sadece ikisinin doktor olması öngörülmektedir. Yönetim kurulunun görevleri arasında bilanço, yıllık raporlar, faaliyet raporu vb. hazırlamak, birlik taşınmazları üzerinde tasarrufta bulunmak, satmak vb., birliğin parasını bankada ve sair yerlerde değerlendirmek, tıbbi uzmanlık hizmeti satın almak, personel istihdam etmek vb var. Ayrıca birlik ve hastane üst yöneticileri sağlıkçı olabileceği gibi iktisatçı, işletmeci, maliyeci, muhasebeci veya endüstri mühendisi de olabilecektir.

Bu yasayla devlet eliyle hastaneler birer ticari işletmeye dönüştürülürken ileride satılmalarının önü de açılmaktadır. Hekimlerin tam gün çalışmasını öngören yasa da hastanelerin bütünüyle ticarethaneye dönüştürülmesi yolunda bir basamaktır.

Tam gün yasası ve performans uygulaması ve hastanedeki işletme mantığı ne sonuçlar doğurur?

Öncelikle sağlıkta dönüşüm propaganda edilirken mevcut sağlık hizmetinin verimsiz olduğu savı üzerinden hareket edildi. Verimliliği arttırmak için performans, tamgün, taşeron uygulamasının bir arada olması gerekliliği üzerinde duruldu. Sonuç itibariyle bugün üçü bir aradadır. Ancak sağlık hizmetinin kalitesi, niteliği ve verimi düşmüştür. Sadece artan kar oranlarıdır. Yıllara göre sağlık harcamaları artarken sağlığın niteliğinde bir düşme gözlenmektedir. Bu da önemli olanın kar olduğunu göstermektedir.

Sağlıkta performans uygulaması hastaların iyi muayene edilmemesine, daha çok hasta bakma yarışına yol açıyor. Tam gün de, daha çok emek sömürüsünün kapısını aralıyor. Birincisi hekimlerin kendilerini geliştireceği süre kalmıyor. Böylelikle hekimlerin gitgide niteliği düşüyor. Ayrıca önlerine konulan sağlık protokollerindeki tedavi yöntemlerini hastalarına uygulayan robotlara dönüşüyorlar. Hastaya tüm yönleriyle bakabilecek bir imkan olmuyor. Zaten kanıta dayalı tıp yaklaşımı buna imkan tanımıyor. Uzmanlaşmayla birlikte tetkik isteme hastalığı baş gösteriyor.

Hastaneye/işletmeye kazandırdığına göre döner sermayeden pay alan hekimler arasında branşlara göre ciddi gelir farklılıkları oluşuyor. Cerrahi, radyoloji, vb alanlardaki hekimlerle nitelik olarak diğer branşlardaki hekimlerde aynı ölçüde çalışmalarına rağmen daha düşük gelir elde etmektedirler. Sağlık bir ekip işidir. Git gide ekip ruhunun yok olduğunu görmekteyiz.

Ayrıca birçok yardımcı personelin otomasyon uygulamasıyla işten çıkarılması hekimlere sekreterlik yükünü bile üstlenme zorunluluğunu doğurmuştur. Bunun ceremesini de birincil olarak hastalar çekmektedir.

Ayrıca yine tam gün yasasıyla birçok hekimin muayenehanesi kapandığı için özel hastanelerin eline bir pazar alanı da geçmiş oldu. Yine birçok hekim/hoca da kamudan özel hastanelere geçmiş, böylelikle kamudaki nitelikte düşmüştür.

Taşeronda çalışanlar ise birçok sosyal haktan mahrum bir şekilde adeta karın tokluğuna işlerini sürdürmektedir. Birçoğunun çalıştığı iş alanına ilişkin bilgisi olmadığı gibi taşeron şirketin her şeyi en ucuza getirme stratejisi hastalar açısından ise telafisi mümkün olmayan zararlara yol açmaktadır. Birçok kez hastane enfeksiyonundan ölen bebeklerin durumu televizyon ekranlarına yansımıştır. Bu da sağlıkta ticaretin her daim ölüm getireceğinin aleni kanıtıdır.

Sözleşmeli personeller açısından ise durum pek farklı değildir. Onlarında iş güvencesi söz konusu değildir. Gün be gün üzerlerinde artan iş yükü, verimi düşürerek hataya sebep olmaktadır. Hastanedeki varlıkları yöneticilerin/müdürlerin iki dudağı arasındadır. İş koşullarını iyileştirecek ekonomik-demokratik bir karşı koyuş içine girmelerini bu durum engellemektedir.

Hastanede tüm işleri gören bu kesimlerin hiçbirinin söz hakkı yoktur. Sağlık hastaya bütünsel bakışın gerektiği bir alandır. Ancak mevcut yapıda tüm çalışanlar birbirinden koparılmış, birbirine yabancılaştırılmıştır. Birbirleriyle yarışır hale getirilmiştir. Bu gidişat sağlıktan kasasını doldurmayı düşünen kesimlerin iştahını kabartmakta, hasta ve hasta yakınlarının gerektiği gibi sağlık hizmeti alamamasına neden olmaktadır. Çoğu kez hasta yakını-hekim kavgasına tanık olmuşuzdur. Aslında aynı safta bulunan bu iki kesimi sistem çok güzel karşı karşıya getirmektedir. Ya da hastane katkı payını eczacıya aldırarak eczacıyla vatandaşın tartışmasına sebep olmakta, kendisini aradan çok kolay sıyırmaktadır.

Hastanelerde çalışanların ve hastaların nelerle karşılaştığını açıkladınız. Peki sağlıkta özelleştirmenin finansman ayağı nasıl olacaktır?

Hepimize ilkokuldan başlayarak öğretilen bir şeydir. Verginizi ödeyin, fişinizi alın denir. Hatta “O ğlum Erol!.. Fişini unuttun.”, tarzında teşvik reklamını hepimiz hatırlarız. Ardından da bu vergilerin yine halka hizmet olarak döneceği ifade edilirdi. Ancak halka dönen ise hep daha fazla sayıda vergi olmuştur.

Çalışanlardan vergiler peşinen alınırken sermaye sınıfının vergi indiriminden yararlanması artık hepimize doğal gibi gelmektedir. Ya da bizim ödediğimiz vergilerin sermayeye peşkeş çekilmesine, hortumlanmasına bu halk tanıktır. Yıkılan okullarda, yurtlarda ölen de, hastane kapılarında kalan da yine gözü yaşlı halkımızdır.

Devlet güz yağmurudur/ıslatır çulları çuvalları” , demişti şair. Devletin varlığından beri sırtımızdan eli hiç eksik olmamıştır. Sağlığın finansmanını da bu çerçevede düşünürsek neyle karşılaşacağımızı görmek için alim olmaya gerek yoktur.

Sağlığın finansmanında üç tip sistem vardır, birincisi halktan aldığınız genel vergilerden finanse edersiniz, ikincisi prime dayalı sistemle tahsil edersiniz, üçüncüsü de herkes kendi cebinden öder. Bu alanda çoğu zaman karma yöntemler tercih ediliyor.

Sosyal güvenlik alanındaki yıkımda ilk etapta yukarda da ifade ettiğimiz gibi üç kurumu SGK çatısı altında toplayarak işe başladılar. Emeklilik yaşı kademeli olarak yükseltildi. Prim gün sayısı arttırıldı. Genel Sağlık Sigortası devreye sokuldu. Artık emeklilik Türkiye’deki ortalama yaşam süresi de düşünüldüğünde bir hayal haline geldi.

Sosyal güvenlik alanında bu değişimi gerçekleştirmek için bildik oyunlara yine başvuruldu. SGK’ın zarar ettiği medyada sürekli işlendi. Kamuoyu bir sosyal güvenlik reformunu olumlar hale getirildi. Örgütlü kesimlerin tepkisine rağmen kamuoyunda çok fazla tartışılmadan sosyal güvenlikteki yıkım da hayata geçti.

Aslına bakılırsa sosyal güvenlik, sigortacılık alanı zarar etmesi söz konusu alanlardan değildir. Ancak yapılmak istenen bu alanın da piyasa kurallarına göre dizayn edilmesidir.

GSS, sigortasız kimse kalmayacak yalanıyla propaganda edildi. Zorunlu sigortalılık sistemi getirildi. Prim ödeme gücü olmayanların primini sözde devletin ödeyeceği ifade edildi. GSS’nin anlatılanın tersine çalışanlar ve gelecek nesiller için ciddi bir mevzi kaybı olduğu bugünlerde daha net görünmeye başlandı.

Anayasa mahkemesinin iptal ettiği ilk yasalaşan halinde bir sigorta paketinden söz edilmekteydi. Ancak sonra yasalaşan halinde bu çıkarıldıysa da ruhu korundu. Sigortalı olan kişi bir paket dahilinde sigortalı olmakta, paketi aşan harcamaları ise SGK karşılamamaktadır. Ve bu paketin kapsamı da gün gün daraltılmaktadır. Bu nedenle her geçen gün ödediğimiz katkı payları artmaktadır. Bu da özel sigortacılığa alan açmaktadır. GSS’nin karşılamadığı kısımları ise özel sigorta şirketleri memnuniyetle karşılayacaktır.

2012 yılıyla birlikte GSS tam anlamıyla uygulanmaya başladı. Ocak ayı sonuna kadar geliri olmayıp prim ödeyemeyenlerden gelir tespiti için bulundukları yerdeki vakıflara başvurmaları isteniyor. Bununla ne yapılmak isteniyor?

Aslında yapılmak istenen basittir. Devletin vatandaşı için karşılıksız prim ödediği pek görülen bir şey değildir. Bu vesileyle herkesi prim mükellefi haline getirip bunları tahsil etmek istiyor. Hatırlarsanız yasada asgari ücretin 1/3’ünün altında geliri olanların primlerini devlet öder deniliyordu. Ancak devlet vatandaşın gelirine bakmıyor. Şuan her hanenin tüketimi ve yaşayan kişi sayısı üzerinden bir hesap çıkarıyor. Bu hesaba göre zaten ölmemek için borç yapılarak harcanan yiyecek masrafı bile asgari ücretin 1/3’ünü geçiyor. Konut kirası, su, telefon, ısınma, gıda birlikte düşünüldüğünde, yoksulluk sınırının çok altında olan asgari ücret baz alındığında prim ödeme gücü olmayan büyük bir kesimi prim borçlusu haline getiriyorsunuz. Her ay 35-212 TL arasında değişen prim ödemesini bu kesimden peşin olarak istiyorsunuz. Yoksa yoksul hanelerin kapısını devlet babanın icra memurlarının çalması tesadüf olmayacaktır. Bu süreci Ses İzmir Şube Başkanı Dr. Veli Atanur şöyle değerlendirmiştir: “Her fırsatta vatandaşını kayıt altına alarak vergilendirmekten çekinmeyen tahsildar devlet, şimdi de hali hazırda kayıtlı yurttaşının tenceresine-penceresine göre GSS primi kesme peşindedir. Çünkü yaşamını ağır şartlar altında sürdüren vatandaşın geliri esas alınırsa yoksullukla yüzleşeceğini ve prim tahsil edemeyeceğini bilmektedir.”

Yasa öğrencileri de vuruyor: 25 yaşını geçen öğrenciler de bu kapsamda değerlendiriliyor.

Prim borçlarınız ödenmediği takdirde gitgide kapsamı daralan sağlık hizmetinden de yararlanamıyorsunuz. Devletin prim ödeyeceği yoksullar ise sadece kar oranı düşük olan E sınıfı hastanelere gidebilecektir.

ABD’de uygulanan bu sistemde 50 milyon insan prim ödeyemediği için sağlık hizmetinden yararlanamamaktadır. Bu oran nüfusun ¼’ünü geçmektedir. Türkiye’de ise çalışanların yarısı kayıt dışıdır. Kayıtlı olanların ise %50’sinden prim alınamamaktadır. Bütçeden pay aktarılmadan Türkiye’de bu sistemin ayakta kalma şansı yoktur. AB ülkelerinde sosyal güvenlik harcamalarının %37’si bütçeden karşılanmaktadır. Sağlığın piyasalaştırılmasıyla düşen sağlık hizmeti kalitesine karşı artan sağlık harcamalarını sosyal güvenlik sisteminin karşılama koşulu yoktur. Bu da demek oluyor ki; “kaç kilo sağlık istersiniz, buyrun faturanız. Güle güle. Yine bekleriz. Çok özletmeyin.”

Peki aile hekimliği ticarileşen sağlıkta nereye oturuyor?

Aile hekimliği, daha önce sağlık ocakları ve sağlık evleri tarafından gerçekleştirilen koruyucu sağlık hizmeti dediğimiz 1. derece sağlık hizmetleri alanına piyasa kurallarının hakim kılınmasını kapsıyor. Az önce yukarda espiriyle ifade ettiğimiz yine bekleriz olgusu burada önem kazanıyor. Kısaca hastalık artık kar getirecek. Kimse hastalığın kökünü kazımak istemeyecek. Devlet 1. derece sağlık hizmetini aile hekimliği uygulaması üzerinden özelden de alıyor. Bugün birçok özel poliklinik 1. derece sağlık hizmeti sunuyor.

Asıl önemlisi aile hekimliği uygulaması 1. derecede koruyucu sağlık hizmetinin tasfiyesini içeriyor. Bilindiği gibi koruyucu sağlık hizmeti hastalığa sebep olan ortamla mücadele eder ve hastalıklara karşı bilinçlenmeyi, çevre koşullarını ona göre düzenlemeyi içerir. Bilinir ki bir hastalığı en az maliyet ve en az hasarla tedavi etmenin yolu koruyucu hizmetleridir. Ancak kapitalizmin koşullarında sosyal devlet politikalarıyla bu hizmetlerde belli ölçülerde gerçekleşiyordu. Bugün ise tam tersi bu tür kar getirmeyen gereksiz masraflar istenmiyor.

Bırakınız hastalıklar oluşsun ve gelsin hastalar, gelsin paralar gözüyle bakılıyor.

Koruyucu sağlık hizmeti uygulamalarıyla birçok hastalığın kökü kazınmışken bugün verem dahil birçok hastalık yeniden görülmeye başlamıştır. Sağlık ocaklarının birikimi üzerinden ilerleyen aile hekimliğinin finansmanı GSS üzerinden sağlanarak ve özel sektöre kaynak aktaran sevk zincirleri oluşturulmaktadır. Hekimlerin özlük haklarının budandığı bu uygulamada siz de hiçbir rahatsızlık bulunmasa bile psikolojik sıkıntılarınız keşfedilip size rahatlamanız için bir anti-depresan yazılacaktır.

Sağlık alanının fotoğrafını çekerken ilaç tekellerinden bahsettiniz. Bunların tüm bu alandaki etkinliği nedir?

Sağlık daha önceleri sistemde çalışan iş gücünü onaran bir atölye gibiydi. Bugün ise sistemin orta yerinde duran bir pazar haline gelmiştir. Bugün tüm dünya üzerinde sağlık hızla ticarileşmektedir. İlaç harcamaları, sağlık harcamalarının %20’lik bir kısmını oluşturmaktadır. Türkiye’de ise bu oranın sağlık harcamaları içindeki payı %50 civarındadır. Bu oranın büyüklüğünde SSK’nın toplu ilaç alımının tasfiyesi de etkilidir.

Hatırlanacağı gibi geçtiğimiz günlerde SGK ile ilaç tekelleri arasında ilaç iskontoları üzerinden bir uzlaşmazlık yaşanmış ve ilaç tekelleri isteklerini kabul ettirene kadar ilaç vermemiş ve sonrasında anlaşma sağlanmıştı. Kısacası tekeller sağlık alanında bütünüyle hakim konumdalar.

Ancak Türkiye gelişmiş ülkelere göre bakir bir pazardır. 2009 yılı verilerine göre Türkiye’de yılda kişi başına ilaç tüketimi 132 dolar civarındadır. Bu oran ABD’de 956, İtalya’da 426, Yunanistan’da 560 dolar seviyelerindedir. Bu nedenle Türkiye’de sağlıktaki dönüşüm aslında daha yeni başlamıştır. Tekeller ileride sağlığımıza çok daha hakim hale geleceklerdir.

Bu hakimiyeti biraz açar mısınız?

İlaç endüstrisini ele alırsak en çok kazanan şirketlerin 20 şirketten 19’u ABD’li veya Batı Avrupalı şirketlerdir. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ilaç kullanımları had safhadadır. Sağlık ve ilaç tekellerinin mevcut iktidarlarla ilişkisi çıkar ortaklığı temelindedir. Sonuç itibariyle devlet hakim sınıfın aracıdır.

Tetkike dayalı tıp ve ilaca dayalı tedavi protokolleri hekimlerin elini kolunu bağlamaktadır ve protokollere göre A hastalığına X ilacı eşittir tedavi uygulaması söz konusudur. Bu da hastalığın teşhisi ve tedavisindeki sırayı bozmakta kar elde etmek için gereksiz tetkik ve ilaç yüklemelerine gidilerek çoğu zaman sivrisinek tankla ezilmektedir.

Tabi hakimiyet sadece protokollerle de sağlanmamaktadır. Sağlık alanında çalışan hekimlerin iknası da büyük önem taşımaktadır.

Bugün birçok araştırma, “bilimsel” yayının basımı, tıp konferansı ilaç şirketleri tarafından finanse edilmektedir. Tıp fakültelerinde yapılacak araştırmalardan, en küçük bir makaleye, bir tedavi yönteminin etkisinden yeni biyoteknik deneylere kadar ilaç firmaları tıbbi bilgi zincirini oluşturan her halkaya nüfus etmiş durumdadır. Hekimler üzerinde planlı bir ikna kampanyaları sürekli organize edilmektedir.

Bizzat ilaç şirketlerinin yazdığı ilaçlara ilişkin makaleler belli branşlarda isim yapmış “ana kanaat önderleri”nin isimleri kullanılarak dünyaca ünlü tıp dergilerinde yayımlanmaktadır.

Hekimleri iknaya harcanan para pazarlama giderlerinin en büyüğünü %20 ‘lik dilimini oluşturuyor. Reklam giderleri ancak % 14’te kalıyor.

Bugün sadece ABD’de hekimlerin reçeteye yazacağı ilacı etkileyebilmek için hekim başına 10 bin dolar harcandığı tahmin edilmektedir.

Kriz ortamında sağlık alanında tekeller büyümeyi nasıl sağlıyor?

Tekeller, sağlıkta tam anlamıyla piyasa ilişkilerinin hakim olmadığı bakir pazarlara yöneliyorlar. Mevcut pazarlarda da küçük balığı yutarak pazarı ele geçirme eğilimleri devam ederken tüketimi arttırma yollarını deniyorlar. Girdikleri ülkenin sağlık politikalarını ilaç tekellerinin istekleriyle uyumlu hale getirmek için baskı uyguluyorlar. Hammaddeyi yurtdışındaki ucuz denetimsiz alanlardan temin ederek maliyeti düşürüyorlar. Örneğin; yeni sömürge ülke cezaevlerindeki mahkûmları araştırmalarında denek olarak kullanıyorlar.

İhtiyaçları arttırıp pazarlarını büyütme stratejileri iki ana eksene dayanıyor.

Hastalık tanımını genişletme ve ilaca yöneltme.

Bunları biraz açabilir misiniz?

Mevcut hastalık tanımını genişletme ilaç tekellerine çok büyük karlar sağlamaktadır. Örneğin hangi değerin yüksek tansiyon kabul edileceği, hangi kolestrol değerinin ve şeker değerinin ilaç kullanımı gerektireceği tekeller için büyük önemdedir. Küçük bir değer aralığında milyarlarca dolar oynamaktadır.

Yaşlılıkta rastlanan kemik erimesini doğal bir durum olarak da değerlendirebilirsiniz veya bir hastalık olarak da. Böylece hem mevcut hastalıkların sayısı hem de hasta sayısı artmakta, bu da yeni ihtiyaçları doğurmaktadır. Bunun bir ihtiyaç olup olmadığını sizin insafınıza bırakıyoruz. Ancak bu yaklaşımla çok ciddi bir pazar alanı elde edilmektedir.

İlaca yöneltmeye gelince bunun arka planı halk sağlığı uygulamasının ortadan kaldırılmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Halk sağlığı uygulamasıyla giderilebilecek sorunlar bu şekilde giderilmeyip ilaca yöneltme yoluyla tekeller karına kar katmaktadır.

Bunu bir örnekle açarsak ABD’de pediatri uzmanları çocuklarda kolestrol ilacı kullanım yaşının 8’e düşürülmesini öneriyor. Halbuki ailelere çocuklarını nasıl beslemeleri gerektiğinin eğitimi verilebilir ya da okullarda uygun beden eğitimi programı hayata geçirilebilir. Ancak bunlar masraf oluşturan kar getirmeyen yaklaşımlardır.

İlaca yöneltme konusunda en korunaksız alanların başında psikolojik rahatsızlıklar gelmektedir. Hemen her durumu psikolojik bir rahatsızlıkla açıklayıp muayene ettiğiniz kişiye

ilaç yüklemesi yapabilirsiniz. Fazladan yapacağınız gereksiz ilaçların zararını hiç düşünmeden.

Peki ilaçlar neye göre piyasaya sürülmektedir? İlaç araştırmalarında ne gibi kıstaslar vardır?

2008’de tekellerin ilaç satış gelirlerinin 775 milyar dolara aştığı tahmin ediliyor. İlaç sektörü devasa bir alandır. Hastalıkların kitlesinin alım gücü oranına göre ilaç araştırmaları yapılmaktadır.

Zenginler için 1995-99 yılları arası 1230 tane yeni ilaç piyasaya sürülmüşken yoksul ülkelerdeki ölümcül rahatsızlıklar için sadece 13 ilaç geliştirilmiştir. Bu ilaçların ekseriyeti de kellik, şişmanlık, iktidarsızlık tedavisinde kullanılan ilaçlardır.

Dünya pazarının %10’una sahip ilaç devi Merck’in eski başkanı “Hissedarları olan bir şirket üçüncü dünyaya özgü hastalıklara odaklanan bir laboratuara para yatırmaz, çünkü iflas eder. Tropikal hastalıklar bir sosyal problemdir ve endüstriden bunu çözmesi beklenemez.” , diyerek konuya ilaç tekellerinin bakışını net bir şekilde koymuştur.

Örneğin ABD’de ilaçların piyasaya sokulması için FDA (Gıda ve İlaç İdaresi ) onayı gerekmektedir. Bunun gibi bir dizi uluslar arası ölçekte onay kuruluşu vardır. Ancak bunların da ne kadar sağlıklı, bilimsel değerlendirmelerle onaylar verdiği tartışmalıdır. Pfizer firması viagrayı ilk piyasaya sürdüğü yıl 1 milyar dolarlık satış yapmıştır. Tekellerin bu devasa karları karşısında onay vb. teferruat olarak kalmaktadır.

Onay alıp yaşanan ölüm vakalarıyla piyasadan çekilen çok ilaç vardır. ABD’de her yıl 106 binin üzerinde kişinin ilaçların yan etkilerine bağlı olarak öldüğü zannedilmektedir.

Mevcut romatizma ilaçları midede yan etki yaptığı için üretici firma tarafından geliştirilen Vioxx sırf midede yan etkisi olmadığı için 20 kat daha pahalı satıldı. Piyasadan çekildiğinde 10 milyar dolardan daha fazla hâsılat yapmıştı. Kalp krizi ve felci tetikliyordu. Vioxx’la ilişkilendirilen 27 bin ölüm vakası yaşanmıştır. Bazı bilim adamları daha önce vioxxun sakıncalarını yazdıkları için ölüm tehditleri bile almıştır. Daha bunun gibi birçok ilaç onay almış, sonrasında yan etkileri sebebiyle piyasadan kaldırılmıştır.

Ayrıca mevcut tıp eğitimi de tekellerin baskısı altında olduğu için alternatif tıbba yönelinmesi çok söz konusu olamıyor. Yeni tedavi arayışlarına da pek fazla gidilmiyor. İlaç tekelleri de laboratuar araştırmalarına %10’luk az bir bütçe ayırıyorlar. Patent haklarının sağladığı avantajla tüm dünya üzerinde tek satıcı sıfatını rahatlıkla kullanıyorlar.

Sağlık alanı zaten bütünüyle eşitsizliklerle örülü, bir de bu patent hakkı dolayısıyla pahalı ilaçlar yoksul ülkelerde sorun olmuyor mu?

Dünya üzerinde yoksullarla zenginler arasında ortalama 20 yıl gibi bir yaşam süresi farkı söz konusu. Bu bir yanıyla yaşam koşullarıyla alakalı olduğu gibi sağlıktan faydalanamamakla da doğrudan ilintilidir.

İlaç tekelleri patent haklarına dayanarak 3. dünya ülkelerinin aids vb. rahatsızlıklara karşı daha ucuz muadil ilaçlar üretmelerine müsaade etmemektedir.

Kenya’da nüfusun %15’i aids hastası yalnızca %2’sinin tedavi olabilecek gücü var. G. Afrika’da 4 milyon aidsliden 10 bininin koşulları tedaviye uygun.

Bu duruma ilişkin Fransa Ulusal İlaç Birliği genel direktörünün söyledikleri çarpıcıdır: “Ben ilaç endüstrisinden özel çabalar beklenmesini anlamıyorum. Kimse Renault’tan sahip olmayan insanlara araba vermesini istemiyor.”

Kısaca eşitsizlikler gün be gün büyüyor. ABD içinde bile ciddi eşitsizlik mevcut. Kısacası dünyada kişi başına düşen gayrisafi milli hasılası en yüksek ülke olmak, herkesin o rakamı aldığı anlamını doğurmuyor. 2004 yılı verilerine göre ABD OECD ülkeleri arasında çocuk ölüm oranları bakımından diplerde seyrediyor. Yine ABD’nin sağlık düzeyi en yüksek on ilçesinde beyaz adam siyahlara göre 15 yıl geç ölüyor.

Sağlık alanında ilaçtan başka biyoteknolojilerden bahsedilmektedir. Biyoteknoloji şirketlerinin sayısı da bir hayli artmıştır. Biyoteknoloji ne anlama geliyor?

Biyo teknoloji, organizmada rahatsızlığa neden olan etmenlerin biyolojik yollarla giderilerek tedavi edilmesini içeriyor. Örneğin bazı kanserleri laboratuarda üretilen tek klonlu antikorlarla tedavi edebiliyorsunuz. Ya da kan kanserine yakalanmış bir hasta için uygun donör bulunamadığında kendi genetik maddesinden alınanla tedavi edilebiliyorsunuz.

Bir çocuğun doğumu esnasında göbek bağından alınan ve saklanan hücrelerle kemik iliği değişimi mümkün oluyor. Tabi bu genetik çözümlemelerin kapitalizm koşullarında insalığa karşı silah olarak kullanılabileceğini de unutmamak gerekir. Zaten biyolojik silah araştırmaları yapıldığı bilinmeyen bir şey değildir.

Sağlık alanında tekellerin ekonomi diliyle söylersek, ilaç tabanlı tedaviler sürümden kazanmayı, biyo teknoloji tabanlı tedavilerde parçadan kazanmayı ifade etmektedir. Sıradan bir vatandaş biyo teknolojiyle tedavi olabilir pozisyonda değildir bugün. Toplumun çok küçük bir kesimi bu tedavileri satın alabilecek durumdadır. Biyoteknoloji için yıllık kişi başına düşen sağlık harcamalarının belki 10, belki 100 katı harcama yapmak gerekebilmektedir.

Sağlıkta yaşanan süreci enine boyuna inceledik. Sağlık sistemini baştan yaratabilme olanağınız olsaydı nasıl bir sağlık sistemi yaratırdınız?

Öncelikle gerçekten insana yaraşır bir sağlık sistemi yaratabilmek için buna uygun bir toplumsal sistem yaratma zorunluluğu vardır. Sağlıktaki sorunlar diğer alanlarla iç içe geçmiş bir sarmal oluşturmaktadır.

İlk etapta koruyucu sağlık hizmetlerinin direktifine gerek bile kalmadan çözülmesi gereken temel sorunları çözelim. Örneğin, insanların başını sokacakları bir evleri yok. Bu sorun sağlıklı yaşayabilmenin temel koşulları arasında. Ya da asgari bir beslenme gereklidir. Vücudun ihtiyaç duyduğu besinlerin ne az, ne de çok fazla şekilde vücuda girmesi gereklidir. Eğitimi ele aldığımızda ise temizlik bilincinin oluşması, sağlığına dikkat etme, derdini iyi anlatma ve önerilen tavsiye ve tedavilerin nasıl yapılacağını ve ne için gerekli olduğunu kavrama için olmazsa olmazdır. İnsanın kendisini iyi tanımasını sağlayan eğitimle insan kendini dinleyip, kendisindeki rahatsızlık belirtilerini çözümleyip ilgili sağlık kuruluşuna gidecektir.

Karın merkezde olduğu bir sistem değil de, insanın temel alındığı bir sistemde GDO’lu besinler üretip insanları kansere sürüklemeye ihtiyaç kalmayacak. Birbirine karşı savaş açmak için savaş sanayine, nükleer silahlara gerek duyulmayacak. Herkes emeğinin hakkını aldığında ve herkesin işi olduğunda tahmin bile edemeyeceğimiz bir sinerji oluşacak. Bugün psikolojik rahatsızlık diye tabir ettiğimiz yabancılaşma ve yalnızlaşmayla oluşan birçok rahatsızlığa toplumun kendisi derman olacaktır. Fosil yakıtlara, nükleer enerjiye ihtiyaç kalmayacak, yerlerine yenilenebilir enerji kaynakları oluşturulacaktır.

İnsanların sağlık kuruluşlarına ulaşımı çok kolay olacak. Kendi ürettiği artı kendisine hizmet olarak, sosyal güvence olarak dönecek. Hasta doktorun ayağına değil, doktor hastanın ziyaretine gidecek. Onu yaşam alanında, yaşam ağacının dalında bir çiçek gibi görecek. Ona göre tedavi yöntemleri geliştirilecek. Mahallesindeki adeta dostu olan doktor onun rahatsızlığını yüzünden anlayıp muayene edecektir. Sürekli sağlık taramaları hastalığı başlamadan yok edecektir. Hastaneler hastalıklara yeni hastalıklar katılan yerler olamayacak.

İnsanın yaşama yeniden bağlanacağı adeta yeryüzü cennetinden bir köşe olacak. Kar amacı güden pahalı tedaviler yerine en basit, insanı en az yoran ve en iyi sonuçların alındığı tedaviler söz konusu olacaktır. Böyle bir sistemde birçok hastalık tarihin çöp sepetine atılacak. Dünya ortaklaşa gülen çocukların ülkesi olacak.

Emin olalım ki böyle bir dünyada biz doğanın ömrünü uzattığımızdan, kendimizi onun bir parçası gördüğümüzden dolayı, o da bizim ömrümüzü uzatacaktır.

Tarif ettiğiniz adeta bir rüya gibi böyle bir sisteme yakın örnekler dünyada yaşandı mı?

Öncelikle bu bir rüya değil. Olacak olandır. Sistemin krizi ya sosyalizme doğru devrimlerle çözümlenecek ya da insanlığın sonunu getirecektir. Dünya üzerinde yok oluşa izin vermeyecek 6,5 milyar emekçi vardır. Daha önce nasıl gerçekleştiyse yine gerçekleştirilecektir.

Geçmişte Sovyetler’de sağlık bir toplumun inşası belli oranlarda sağlandı. Herkese konut sağlandı, herkes soysal haklardan yararlanır hale geldi. İşsizlik sorunu çözüldü ve dünya krizle boğuşurken Sovyetler %20’lik büyüme hızıyla bir yıldız gibi parladı. Sağlık hizmeti de o günün teknolojisi düşünüldüğünde sunulabilecek en iyi koşullarda sunuluyordu. Eğitimde ise bir köylü toplumundan eğitimli, içlerinden aydın, yazar, sanatçı ve bilim adamlarının çıktığı bir toplum yaratıldı. Emperyalist güçlerin saldırılarını püskürtmek, 2. Dünya Savaşı’nı durdurmak için ödenen ağır bedeller ve Stalin sonrası dönemdeki politik hatalar emperyalizmin ablukasındaki barikatın daha fazla dayanamayıp düşmesine yol açtı. Ancak sosyalizmin baharıyla edinilen birçok kazanımı bugün ki Rusya da, AB’ye katılan Doğu Bloku ülkeleri de tüketerek ilerliyor. Buralarda da halk sosyalizmin kazanımlarını ellerinden yitirdikçe durumun farkına varacaktır.

Ancak günümüzde sağlık alanında gösterilecek Küba örneği bile sosyalizmde sağlığın nasıl olacağını göstermesi bakımından oldukça öğreticidir.

Küba çok sınırlı imkanlara sahip, ABD’nin yıllardır uyguladığı ambargoya rağmen ayakta duran direnç kalesi haline gelmiş bir ülkedir. Küba’nın şeker kamışı ve purodan başka dünyaya satabildiği hiçbir şey yok.

Doktor Che ve önder Fidel’in Kübası bugün tüm ablukaya rağmen sağlık hizmetini herkese ücretsiz sunuyor. Sağlığı bir insan hakkı olarak görüyor. Sağlığı toplumsal, fiziksel ve psikolojik olmak üzere tüm yönleriyle ele alıyor.

Sağlıkta başarılı olmalarının arkasında sağlığı toplumsal dönüşümün bir parçası olarak görmeleri yatıyor. Parasız eğitim, asgari gıda güvencesi, çok ucuz barınma ve genel sosyal güvenlik, sağlıkta başarının temelini oluşturuyor. Sağlık reformunun temel ilkeleri arasında sağlığa erişimde eşitlik, sağlığa bütünlüklü bakış, sağlık alanındaki girişimleri halka iyi anlatıp onların katılımını sağlamak yer alıyor.

70’lerde halkla kucaklaşan tıp yaklaşımıyla işyerlerine, mahallelere, evlere, okullara giderek halkla kucaklaşıldı. 80’lerde yerelleşmeyi sokak düzeyine indiren bir yaklaşımla her sokak için bir hekim ve hemşire uygulamasına, aile hekimliğine geçildi. Bu yeni modelde her 120-150 aileye bir hekim ve hemşire düşmesi öngörüldü. Bu uygulamada aile hekimi, bir üst seviye sağlık kuruluşuna sevk ettiği hastanın savunuculuğunu yapıyor. Taburcu olduğunda evdeki tedavinin takibini üstleniyor ve tedaviyi yönetiyordu.

90’larda Sovyerler’in çöküşüyle kapitalist dünyada yalnız başına kalan Küba’da adeta açlık yaşanır hale geldi. Sağlıkta bu durumdan etkilenecek alanlar arasındaydı. Bu duruma karşı şu stratejiyi geliştirdiler; sağlığın daha fazla geliştirilip hastalıkların önlenmesi, geleneksel veya doğal ürünlere dayalı ilaçlar ve alternatif tedavi yöntemleri geliştirilmesi, sağlık çalışmalarında merkezden sahaya doğru yayılmasının sağlanması, halkın katılımı ve epidemiyolojik takip…

Bugün Küba’da bebek ölüm oranı her 1000 canlı doğumda 5,3 gibi birçok gelişmiş ülkede olmayan çok düşük bir seviyede. Latin Amerika’da en uzun onlar yaşıyor, dünyada ortalama yaşam süresinin en uzun olduğu ülkelerin başında geliyorlar. 2007 verilerine göre her 155 kişiye bir hekim düşüyor. Kişi başına düşen hekim oranlarına göre daha 2005’te ABD’yi 3’e katlamış durumdalar.

Ayrıca Küba uluslar arası alanda yaptığı sağlık yardımlarıyla çığır açmış durumda. 1960’tan bu yana yurtdışında Küba’nın 113,585 sağlık personeli görevlendirdiği hesap ediliyor. 2008 yılı itibariyle dünya üzerinde 74 ülkede Kübalı tıp personeli sayısı 30,000’nin üzerindeydi. Kübalı hekimler bugüne kadar yurtdışında 1.6 milyon insanın hayatını kurtardı. 85 milyondan fazla hastayı tedavi etti.

Venezuella’da Hugo Chavez halkına verdiği sözü Kübalı hekimler sayesinde tutabildi. Örneğin Venezüella’da 20 bin Kübalı hekim çalışıyor. Karacas’ın gecekondu mahallelerinde ve Amazon Nehri’nin kıyılarında örgütlenip hekime kalacak ve çalışmalarını sürdürecek bir konut sağlayanlar, hekim isteyebiliyor. Birçok doğal afet bölgesine Küba hekim gönderiyor: 2007 Mayıs Endonezya, Aralık Peru depremi, 2008 Bolivya sel felaketi, 2008 Çin depremi, Pakistan depremi vb.

Kısacası Küba çok az maliyetle dünya üzerinde imrenilecek halkla kucaklaşmış bir tıp yaratmıştır. Halkın % 99,7’sine sağlık hizmeti eşit, parasız bir şekilde ulaşmaktadır. Bu akla Nazım’ın Küba için söylediklerini getiriyor: … Küba’dan döndüm bu sabah / Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir / ç ekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya / sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin / işin kolayına kaçmadan ama / gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değilne de ak örtüde elmaların / ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini / sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin / 1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin / çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının / resmini yapabilir misin üstat…

Türkiye’de bu anlattıklarınız nasıl sağlanacak? Eşitilikçi, insana yaraşır, parasız bir sağlık hizmeti nasıl sağlanabilir?

Bugün Türkiye’de böyle bir sağlık sistemi kurabilmek için topyekun bir değişim gereklidir. Bugün sosyal hakların tasfiyesi ve piyasalaşma hayatın her alanını sarmış durumdadır. İşçi ve emekçinin örgütlenme sorunu, kadın sorunu, kürt sorunu, çevre sorunu, ezilen inançların inanç özgürlükleri sorunları, tarımın tasfiyesi, artan tekelleşmenin küçük ve orta ölçekteki kesimleri tasfiyesi vb bir bütün halinde toplumun sorunlarıdır.

Bugün Türkiye’deki yapı hiç olmadığı kadar yukardan aşağı kurumsallaşmış. Son on yılda adeta faşist kurumlaşmasını güne uygun şekilde yenilemiştir. İşçi ve emekçilerin yaşam alanlarını daraltan, işsizliği ve yoksulluğu büyüten, doğayı ve insanı hiçe sayan birçok yasayı geçirmiş ve uygulamaya koymuştur. Kısacası saldırılar planlı, tek elden yürütülen bütünlüklü saldırılardır. Tüm kesimler içinde kendisine kitle yedekleyebilmek için açılımlar yapmış ve cemaat ilişkilerini yaygınlaştırmıştır. Muhalif sendikal alanda ciddi bir alan daraltması uygulamış, kamuda özelleştirmelerle sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırmanın önü alabildiğine açılmış, iş güvencesi ortadan kaldırılmıştır.

Halka dönük olarak bu kadarsaldırı yasası geçmişken ve yeni yasalar sırada beklerken devrimci-demokrat kesimlerin görevi bütünlüklü bir program etrafında tüm bu kesimlerin taleplerini birleştirmektir. Ancak bunu yaparken bir kesimin taleplerini çok fazla öne çıkarıp diğer taleplerin geri plana itilmesine neden olmamak gereklidir. Örneğin; bugün kıdem tazminatının fon adı altında kaldırılması gündemdedir. GSS’nin tam anlamıyla uygulamaları bu yıl görülecektir. Bunun teşhiri çok kolay yapılabilecektir.

Küçük bir azınlık olan oligarşi dışında kalan halkın %99’unu olumsuz etkileyecek bu süreç, ciddi başkaldırı potansiyellerini içinde taşımaktadır. Türkiye’nin Ortadoğu’da aldığı roller, füze kalkanının kurulması ve artan silah sanayi yatırımları da düşünüldüğünde egemenlerin halkı bir ateş çemberinin içine doğru sürüklediği görülmektedir.

Emperyalizme karşı bağımsızlık faşizme karşı demokrasi mücadelesini örecek olan kesimlerin ellerinde marksizmin eylem kılavuzluğu bu süreçte hiç olmadığı denli önemlidir. Her alanın özgünlüğüne ve ihtiyaçlarına göre çalışma yapılırken geniş kitle içinde öne çıkan unsurlara alternatiflerimiz en iyi şekilde anlatılmalıdır. Çünkü bizim çözümümüz vardır. Her alanda yapılabilen çalışmalar tek potada eritilebilip aynı hedefe yönlendirildiği noktada emek selinin aşamayacağı barikat yoktur. Yeter göğsümüzdeki cevahiri marksizmin ışığında avucumuza alalım. Güzel günlerin anahtarı elimizin erdiği yerdedir…

Sayı 35 (Şubat-Nisan 2012)