Seçim sonuçlarını nasıl değerlendirmek gerekiyor?

“Mevcut koşullarda seçimlere sermaye, sol ve halk dahil hemen her kesim,

alışılmışın dışında bir anlam atfediyor.”

(Devrimci Hareket, 15 Mayıs 2015)

Ortalıkta deyim yerindeyse fikirler uçuşuyor ve bir çeşit değerlendirme enflasyonu söz konusu. Bilindiği gibi kişiselleştirilmiş bir yaklaşımla, duygusal ve psikolojik etmenlerle yapılan değerlendirmelerde perspektif (bakış açısı) daralır; örneğin sistem AKP’yle, iktidar da Tayyip Erdoğan’la özdeşleştirilir.

Seçim sonrasında rastladığımız “AKP yenildi, bitti; iktidardan düştü; faşizmi önledik” biçimindeki tepkiler veya “Halk sivil diktatörlük inşasına izin vermedi” biçimindeki değerlendirmeler, bir yanıyla duygusal bir yanıyla da eksiktir. Hatta sisteme/faşizme dair bütünlüklü bir değerlendirme bağlamında yanlıştır.

% 13 Bir Başarıdır Ama…

Amacımız bir başarıyı yok saymak veya önemsememek değildir. Eğer amaç 13 yıldır AKP eliyle sık sık güncellenerek tahkim edilen faşizmi geriletmek ve giderek yenmek ise, öncelikle hedefi doğru tanımlamak, ona uygun araç ve yöntemler geliştirmek gerekiyor.

Bugün çeşitli nedenlerle, duygusal ve psikolojik olanla politik olan, kişisel olanla bütünlüklü ve stratejik olan; yani günlük akılla yapılan değerlendirmeler ile bilimsel-politik değerlendirmeler iç içe geçmiş durumda. Burada devrimcilere düşen görev, bir taraftan HDP’nin seçim başarısını önemsemek, diğer taraftan “AKP’nin yenilgisi”, “faşizmin önlenmesi”  gibi tanımlar için henüz erken olduğunu, işin başında olduğumuzu, bunun seçimle sağlanamayacağını çünkü iktidarın mecliste olmadığını anlatmak/kavratmak ve ona uygun bir mücadele hattı, ittifak anlayışı geliştirmektir.

Özetle söylersek, ihtiyatlı bir sevinç içinde olmak gerekiyor. Çünkü AKP ve temsil ettiği kesimler, hala güçlüdür; emperyalizmle ilişkileri dahil, imkan ve kurumları yerli yerindedir. Şimdiye dek hiç olmadığı denli kökleşen ve imkan büyüten faşizme karşı örgütlü, programlı, uzun ve zorlu bir mücadele gerekiyor.

Böyle Bir Mücadelede Meclis’in Yeri Nedir?

Mücadele alan ve biçimlerinin karşı karşıya getirilmemesi gerektiği, devrimciler açısından genel kabul gören bir olgudur. Burada önemli olan, temel-tali ilişkisinin gözetilmesi ve ilkeliliktir. Bu da sahip olunan duruşla, mücadelenin önüne konacak hedeflerle doğrudan ilintilidir.

Hatırlanacak olursa 2011 Haziran’ında 35 bağımsız milletvekili seçilmişti; o da önemli bir başarıydı. Ancak ayrıntıya girmeksizin söylemek gerekirse, Meclis’teki toplam duruşları (gerici yasalar çıkarkenki tercihleri vb.) ortaya, o ilk seçildikleri anda duyulan heyecana ve girilen beklentilere denk bir sonuç çıkmamıştır. Bu durum bizleri, milletvekili sayısı 80’e çıkmış da olsa yeni süreç adına da düşündürüyor; ihtiyatlı bir yaklaşım içinde olmamızı gerektiriyor.

Devrimcilerin tarihinde, Meclis’in bir kürsü olarak kullanıldığına dair çeşitli deneyimler söz konusudur. Böylesi zeminlerin doğru değerlendirilebilmesi, “Meclis+üretim ve yaşam alanları” biçiminde bir ilişkiyi, Parlamento’yla dışarının diyalektiğini gerektiriyor. Bu, dışarıda örgütlü olmayı, günlük akılla ve pragmatizmle değil sınıfsal perspektifle mücadele hedefleri ve ittifaklar politikası geliştirmeyi gerektiriyor.

Bizleri Sıcak Bir Yaz Bekliyor

AKP bugün hala %41 oy oranıyla birinci partidir. Tayyip Erdoğan’la ifadesini bulan başkanlık sistemi ise kişisel bir tercihle sınırlı olmayan, tekelci sermayenin en radikal, en saldırgan kesiminin eğilimidir.

Biriken ve yaklaşık 6 aydır, seçim nedeniyle ertelenen sorunların çözümü için tekelci sermaye, bu mevcut meclis aritmetiğinde de isteklerinden vazgeçmeyecek, temenni ettiği türden bir iktidar için güç ve imkanlarını devreye sokacaktır. Bu, sermaye güçleri arasındaki çelişmeler dahil hemen her zeminin ısınacağının, bizleri sıcak bir yazın beklediğinin işaretidir. Koalisyon, erken seçim vb. tartışmalar bu gerçeklik ıskalanmadan yapılmalıdır. Bu süreçte Haziran Hareketi’nin sınıfsal perspektifle gelişmeleri değerlendirmesi, halkların ekonomik, demokratik ve siyasal talepleri etrafında mücadelenin içinde yer almasının sağlanması büyük önem taşıyor.

Unutmamak gerekir ki kimlik siyaseti ile sınıfsal sorunların çözüldüğüne dair bir örnek yoktur ama sınıfsal perspektif; inanç sorunundan ezilen ulus sorununa, kadın sorunundan işçi-emekçi sorununa kadar tüm ezilenlerin aynı programda ortaklaşabilmesine imkan tanır.

Bu bağlamda, Gezi’deki “Bu daha başlangıç” sloganını anımsamak gerekiyor. Bırakalım başka konuları, Kürt meselesinde bile hangi noktada olunduğu, iktidarın çözümden ne anladığı, Yalçın Akdoğan’ın “HDP bundan sonra çözüm sürecinin ancak filmini yapar” biçimindeki ifadesinde yansıdı. Bu yaklaşım, iktidarın niyetini ortaya koyması açısından da çözümden ne anlaşılması gerektiği bağlamında da değerlendirilmelidir.

Seçim öncesinde de söylediğimiz gibi bundan sonra Kürt sorunu dahil, gündem oluşturmak başlı başına bir mücadele gerektirecek, sistemle karşı karşıya gelinen her noktada alternatif bir anlayışa ve güce ihtiyaç olacaktır. Bunun için Haziran Hareketi, hızla eksiklerini giderip bardağın hem dolu hem boş tarafını görebilen bir yaklaşımla süreçteki yerini almalıdır.