Seçim Tartışmaları Bir Turnusol İşlevi Görüyor

Bugün öyle bir süreçten geçiyoruz ki Türkiye solu belki de tarihinde olmadığı denli, gerçekliğiyle yüzleşiyor. Bunda giderek sertleşen, dolayısıyla da söz ile eylem arasındaki açı farkını gözler önüne seren sınıflar mücadelesi gerçekliğinin yanında, solun bir süredir yaşamakta olduğu özgüven probleminin de rolü olduğunu söyleyebiliriz. Bilinir ki özgüven problemi, günü kurtarma arayışlarını besler, hatta büyütür ve duruşun temel ekseni haline getirir; bu da pragmatizme, sınıf uzlaşmacılığına ve ilkesiz duruşlara/ittifaklara kapı aralar. Bugün solda yaşanmakta olan seçim, ittifaklar vb. konulardaki tartışmaları bu bağlam içerisinde ele almakta yarar görüyoruz.

Dikkat edilirse, solda yeni bileşenlerin de eklenmesiyle giderek kapsam büyüten bir zeminde, “etkili siyaset” de “Kürt halkının yanız bırakılmaması” da seçimle açıklanıyor. Heyecan da fırsatlar da doğrudan seçimle ilişkilendiriliyor. Ancak eleştiri yöneltildiğinde veya mücadelenin temel eksenleri hatırlatıldığında, “biz Türkiye’nin hiçbir temel sorunu seçimle çözülemez demedik mi” diye itiraz ediliyor.

Halbuki bizzat Kürt örgütlülüğü seçime bu denli önem atfetmiyor. Veya AKP’yle köprüleri bütünüyle atma eğilimi göstermiyor. Ancak bu nokta üzerinde durmak yerine, kendine bu şekilde, fazladan vazife çıkarma ihtiyacının nerden doğduğu, hangi eksikliğin ürünü olduğu üzerinde kafa yormak gerekiyor.

Saf ve tutum belirlenirken reel siyaset gereği tercih edilen söylem ve duruş ile sandık sonrasında gündeme gelecek olan programatik duruş arasındaki fark ya görülmüyor ya da görülmek istenmiyor.

Eğer geçici hükümette koşulsuz olarak sağlanan ortaklık (bugün bakanlar istifa etmiş olsa da) ve Kandil’den gelen “AKP’yle bu denli karşıtlık doğru değil” mealindeki eleştiriler 1 Kasım sonrası için AKP’yle uzlaşma olasılığının habercisi ise, sandıkta koşulsuz ittifak için yapılan derin değerlendirmeler boşa düşmüyor mu? “Sürecin nasıl ilerleyeceğine hep beraber karar verileceğini” söyleyen, buna kendini inandıran arkadaşlarımız var. İşin garip tarafı bu arkadaşlarımız adayların da çalışma programının da tüm bu tartışmalardan bağımsız olarak belirlenmiş olduğunu bilmiyor değiller.

Biz (dar anlamda biz geniş anlamda Haziran) sandık dışı alanda veya 8 Haziran sonrasında yapılması gerekenler konusunda eksik kalmış olabiliriz. Bu durumda yapılması gereken, bu eksikliği gidermede ısrar etmek mi yoksa “nasıl olsa temel olanı başaramıyoruz, politik bir alternatif geliştiremiyoruz, ehvenişer düşünüp HDP’ye koşulsuz destek sunalım” anlamına gelebilecek yedeklenme tutumunu tercih etmek mi?

Bir arkadaşımız (Erkan Baş), devrimcilerin yöntemsel duruştaki ısrarını (dolaysıyla ittifakların ilkeli olması yönündeki ısrarı) bir alışkanlık olarak değerlendiriyor ve “basit bir yöntemsel davranış değişikliğiyle” aşılabileceğini söylüyor. Ve bunu net tutum alabilme kararlılığı olarak görüyor. Aslında sorunun özü burada düğümleniyor. Çok açık söylüyoruz. Biz 7 Haziran’da aldığımız ve 1 Kasım’da alacağımız tutumda en küçük bir tereddüt yaşamıyoruz. Yani çok netiz. Hatta “35 milletvekili ile sağlanamayan 80’le nasıl sağlanacak?” sorusunda sürecin bizi haklı çıkardığını düşünüyoruz.

Dikkat edin, arkadaşımız basit bir yöntemsel davranış değişikliğinden söz ediyor. Halbuki adı üzerinde, “yöntemsel davranış” nasıl basit olabilir ki? Açık söyleyelim bir koşulla; o da tersi iddia ediliyor gibi görünse de sandığa temel önemde bir işlev atfedilmesiyle. Belki buna özgüven problemini ve temel alındığı söylenen mücadele alanlarındaki etkisizliği/başarısızlığı da eklemek gerekiyor.

Mücadele birliği mi sandık birliği mi?

Bir süredir yaşanmakta olan gelişmeler ve seçim bağlamlı olarak geliştirilen yaygın duruş, solun ufkunun birleşik bir sandık hareketini aşamadığını gösteriyor. Hemen her sorunun çözümü, dolayısıyla da bölgede emperyalizme ve savaşa, ülkede faşizme karşı mücadele sandığa indirgeniyor. Emperyalizme ve faşizme dair bilinen en temel önermeler unutulmuş veya geçersizleşmiş gibi sınıfsal perspektifle dolayısıyla Marksizmle çok açık biçimde çelişen söylemler ve tavırlar, günü kurtarma adına tercih ediliyor. Ve buna ittifak, birlik, dayanışma vb. deniyor. Halbuki tüm bu adımların sahip olunan ilkeler korunarak atılması mümkündür, yeter ki yedeklenme için zorlama gerekçeler bulmak yerine eşit ilişki kurma konusunda ısrarcı olunabilsin.

Seçim gemisi mi Haziran mı?

Aynı zeminden bir başka arkadaşımız, sandığın önemini Nuh tufanı üzerinden anlatıyor:

“1 Kasım sonrası tufandır. İşte o zaman, tufan patladığında yani, sosyalist solun hazır olması gereklidir. Nasıl ki Nuh gemisini inşa etmek için tufanın patlamasını beklememişse, sosyalistler de kolları sıvayıp geminin inşasına başlamalıdır. Yoksa, tufan patladığında telaş içinde binecek başka gemiler aramak kaçınılmazdır.” (Can Soyer)

“Nuh ve gemisi” tartışmasına girmeksizin, bu mantık üzerinden düşünmeye devam edersek, önerilen hazırlığın seçime indirgendiğini görürüz. Halbuki aynı nedenlerle bugün seçim hazırlığını çokça aşan, kalıcı ve nitelikli bir çalışmaya (hazırlığa) ihtiyaç vardır. Bunun da doğru zemini Haziran’dır. Yaptığımız ajitasyon olarak algılanmamalıdır; amacımız Haziran’a güzelleme yapmak da değildir. Adına ne dersek diyelim(*) eğer ortada tahkim edilmiş, yaşamın her noktasında varlığıyla yüzleştiğimiz bir karşıdevrimci güç tehdidi söz konusuysa, buna karşı enerjiyi Haziran zemininin büyütülüp kalıcılaştırılmasına, yani hayatın her noktasında alternatif oluşturmaya harcamak varken, “tufan” gibi bir ihtimal karşısında seçim gemisi önermek ne kadar doğru/anlamlı oluyor?

Ufuk daralması, hedefte ve duruşta daralmaya sebep oluyor

Eğer, konu seçime geldiğinde 40 yıllık doğrularımızı, yöntemsel duruşumuzu, dolayısıyla sınıfsal aklı bir taraf bırakmayacaksak, tartışılan sürecin çeşitli dinamikler eşliğinde ülkenin sınırlarını aşan, bölgeyle iç içe geçen uluslararası boyutunun olduğu hesaba katılmalıdır. Bu büyük ve karmaşık resim içinden sadece bir aktörü, bir olguyu görüp ona göre konum almak bir çeşit sadeleştirme midir yoksa işin kolayına kaçmak mıdır; sistemle birden çok cephede zorlu bir kavgaya hazırlanmak yerine, sandığa hak ettiğinden öte anlamlar yüklemek midir?

Dikkat edilirse, sandık etrafında ortaklaşılan duruş ve söylemde emperyalizm karşıtlığı yok. Sanki AKP emperyalizmin bölge politikalarının dışındaymış gibi, sınıfsal niteliklerinden soyutlanmış bir AKP karşıtlığı var. Bu da cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi Erdoğan karşıtlığını sözde tutup, seçimden hemen sonra ayakta alkışlamayı beraberinde getirebiliyor. Bu, gerçek bağlamda sistem karşıtlığının, sınıfsal duruşun korunmadığının göstergesidir.

Kısacası AKP karşıtlığı, sınıfsal boyuta taşınmadığında özde değil sözde kalır. Bu nedenle, AKP ile mücadele de Erdoğan ile mücadele de sınıfsal bir perspektif üzerine oturmak zorunda. Yani biz Erdoğan’ın şahsına değil, temsil ettiği sermayeye ve onun düzenine karşıyız. Erdoğan’a karşıtlığımız da bu oranda ve bağlamdadır. Bu perspektifle resme daha bütünlüklü bakıldığında partilerin sistemle ilişkisi veya mesafesi daha gerçekçi ölçülerde görülecektir. Ve örneğin CHP ile neden ittifak yapılamayacağı veya ittifakların neden tanımlı ve ilkeli olması gerektiği daha kolay anlaşılacaktır. Bilinir ki sınıf çelişmelerini örten veya yok sayan duruşun çapı büyüdükçe, hiç beklenmedik ortaklaşmalar gündeme gelir. CHP’nin 7 Haziran sonrasında AKP’yle koalisyondaki ısrarının, HDP’nin geçiş hükümetine koşulsuz katılmasının bir de bu açıdan değerlendirilmesinde yarar vardır.

Sermayenin düzeni ve sınıfsal akıl

Gerçekte baskı ve sömürü üzerine bina edilmiş olan sistem, kişisel veya tesadüfi olgular üzerine değil, bir sınıfsal akıl üzerine oturur. Bu, Marksistlerin bildiği bir gerçekliktir; ancak biz yine de anımsatma bağlamında birkaç soru sormak istiyoruz.

Sistemin yönelimlerinde, gerek sokakta gerek sandıkta sınıfsal bir akıl mı söz konusu, yoksa iktidar tutanın elinde mi kalıyor? Sermaye düzeninin işleyişi kendiliğinden midir? Faşizm, bir hükümet biçimi olup geçici midir, yoksa bir devlet biçimi olup kalıcı mıdır? Erdoğan, oligarşinin üzerinde bir muktedir mi yoksa seçeneksizlik ortamında kişisel insiyatifini bir nebze fazla mı kullanıyor? Bu sorular çoğaltılabilir; ancak bilinir ki seçeneksizlik, çaresizlikten beslenir. Bugün sistemin Erdoğan’a mecbur olması, bir çeşit paradokstur. Bir yanıyla rahatsızlık verecek nitelikleri vardır, diğer yanıyla tam da bu nitelikleri sebebiyle sermayenin işine yaramaktadır. Erdoğan’da gözlenen tekçilik, tahammülsüzlük, sistemin tolerans yoksunu niteliğinin tezahürüdür. Bu niteliklerin sistem içinde takibi yapıldığında, AKP öncesinde de izlerine rastlamak mümkün.

Dikkat çekmek istediğimiz bir diğer nokta da, Erdoğan’ın bir yanıyla da sistem için bir paratoner rolü oynadığıdır. Saray’la özdeşleşen duruşuyla Erdoğan, siteme yönelme potansiyeli taşıyan tüm tepkileri en dar ve kişisel bağlamda üzerine çekerken, bir anlamda sistemi korumuş, arayışların sistem dışına yönelme olasılığını zayıflatmış oluyor. Dikkat edilirse, parlamento ufkunu aşmış, sisteme her alanda alternatif üretebilen bir halk hareketi oluşturma amacı, büyük oranda yerini AKP’yi sandıkta gerileteme amacına bırakmıştır. Bunun için çizgiden ve programdan öte bir duruşa razı olunması, solun ufkunu, sistem içine çekiyor; egemen sınıfların AKP dışı arayışları ile solun duruşunu yakınlaştırıyor. Eksene AKP karşıtlığı konduğunda ve “program önemli değil yeter ki AKP sandıkta gerilesin” dendiğinde, sınıfsal duruş yerini ölçüsüz bir pragmatizme bırakır ve hiç umulmadık kesimlerle yan yana düşülür. 7 Haziran’da emanet oylar içinde Cemaat’in sayılması ve bundan rahatsızlık duyulmaması buna sadece bir örnektir.

Sınıfa karşı sınıf tavrının gerekleri ve 1 Kasım

Sistemin sahip olduğu sınıfsal duruş ve akıl, bir sınıfsal karşı duruş ve akıl gerektiriyor. Ezilenlerin maruz kaldığı topyekûn saldırıyı anlamının da göğüslemenin de başka yolu yoktur. Sol, sınıfsal kökenine (yoksa 1980 öncesine mi demeli?) dönmek ve “ne için, kime karşı, nasıl?” sorularını sorarak, duruşunu (hem pusulasını hem de ittifaklar anlayışını) güncellemek durumundadır

Tam da bu açıdan Haziran’ın, hem bileşenleri hem de dışında kalanlar tarafından yeniden objektif bir gözle, devrimi öngören bir akılla değerlendirilmesini öneriyoruz. O zaman “Haziran seçimde bütünlüklü tavır alamadı, siyasetsiz kaldı” gibi hem hak etmediği eleştiriler almaz; hem de cephesel bağlamda da olsa bir yapılanmanın neden sınıfsal ölçekler üzerine oturması gerektiği görülür.

Haziran’ın, programındaki hedeflere ulaşma veya sınıflar mücadelesi içinde ona atfedilen rolü oynama konusunda eksik kalması, nedenleriyle beraber ayrı bir tartışma konusudur. Ama eğer devrim gibi bir amaç ve ciddiyet söz konusuysa, bu türden bir oluşum için geç bile kalındığı görülmeli ve sürecin çağrısına yanıt verilmelidir.

Sonuç olarak, devrimci sol güçler hızla karar vermelidir: Günü mü kurtaracağız, yoksa geleceği fethe mi çıkacağız? Kolaya mı kaçacağız yoksa zoru mu başaracağız? Ehvenişeri tercih edip azla mı yetineceğiz, yoksa “kırıntı değil dünyayı istiyoruz” diyenlerden mi olacağız? Özetle; savaş denince, yalnızca sıcak savaşı mı anlayacağız yoksa sınıf savaşını da mı? Barış denince, mücadelesizliği mi anlayacağız yoksa Lenin’in dediği gibi barış çağrısına doğrudan ve ivedi bir devrim çağrısının eşlik etmesi gerektiğini mi? Bu sorulara verilecek doğru yanıt, aynı zamanda 1 Kasım’da nerede olmamız ve ne yapmamız gerektiğinin yanıtıdır.


(*) Arkadaşlarımız son dönemlerde çeşitli zeminlerde sıkça rastladığımız “Türkiye AKP ve Erdoğan iktidarı altında dinci bir faşizme doğru götürülmek istenmektedir.” değerlendirmesini yapıyor. Bu, çokça tartışma götürür bir konudur ama onu bir başka zemine bırakıyoruz. Kısaca, ülkede henüz bir faşizm olmadığı; olursa da “dinci faşizm” olacağı söyleniyor.