Seçimlerin ardından

A-DÜNYA VE TÜRKİYE

Seçim adı altında yürütülen orta oyununun 2. perdesi olan 1 Kasım’la beraber artık yeni bir sürece girmiş bulunuyoruz. Ortalıkta değerlendirme enflasyonu var. Ancak yapılan değerlendirmelerin büyük çoğunluğunda sınıf ilişki ve çelişmelerine, bunların seçimle ilintisine değinilmiyor. Okumalar, büyük oranda oy aritmetiği üzerinden, kişiselleştirilmiş ve hatta magazinleştirilmiş veriler üzerinden yapılıyor. Hatırlanacak olursa biz, Ankara katliamını önümüzdeki 15-20 yılda yapılmak istenenlerle ilişkilendirmiştik. Gerçekte seçim ve sonuçlarını da bununla ilişkilendirmek gerekiyor.

Genelde dünyada özelde Türkiye’de bu seçimleri nereye oturtacağız? Sonuçta bu hükümet yine emperyalizmin ve Türkiyeli egemenlerin ihtiyaçları çerçevesinde kısa, orta ve uzun vadeli bir program yapacaksa, bunun kapsamı/içeriği nedir? Dünyanın ve ülkenin bu koşullarında, 1 Kasım seçimlerini nasıl okumak gerekiyor?

Bu soruların doğru yanıtlanması, dünyayı da içine alan kapsamlı bir değerlendirmeyi gerektiriyor. Bu nedenle seçimleri dünyadaki gelişmeler eşliğinde ele almayı tercih ettik.

Küresel boyutta yeni düzen arayışları

Daha önce de yaptığımız bir değerlendirmede söylediğimiz gibi emperyalist tekeller, dünyada yeni bir düzen arayışına yönelmiş durumda. 1945’ler sonrasında kurulan, ağırlıkla ABD tarafından belirlenen ve günümüze kadar kimi güncellemeler, ertelemeler vb. eşliğinde gelen dünya düzeni, kurumları ve güç dengeleri açısından yürütülemez boyuta gelmiş, bu alandaki arayışlar, kutuplaşma ve gerilimler hızlandırmıştır.

Anımsanacak olursa, soğuk savaş olarak anılan süreçte savaşmadan savaş stratejisinin sürdürüldüğü, silahların cephede değil depoda işlev gördüğü bir dönem yaşanmıştı. Aynı dönemin etkili kurumları DTÖ, IMF, BM vb. eşliğinde Sovyet cumhuriyetlerinin dağıldığı 90’lı yıllar sonrasında tek kutup görünümü altında yürütülen sistem, 2000’lerden sonra özellikle Çin, Rusya, Brezilya, Hindistan gibi ülkelerde kapitalizminin gelişmesiyle çözülmeye, var olan kurumlar işlevsizleşmeye, dengeler bozulmaya başladı. Örneğin BM, Güvenlik Konseyi’ndeki ülkelerin veto hakkını birbirine karşı kullanmasıyla karar alamaz hale geldi.

ABD’nin başat rolü oynadığı sistem, kurum ve ilişkileri ile bocalarken, BRİCS ülkelerinin (özellikle Rusya ve Çin’in) karşı hamleleri dünya dengelerini değiştirdi. Ve bugün artık dünya, neredeyse topyekûn bir yeniden şekillenmeye doğru gidiyor. Bunun Ortadoğu boyutu, Asya boyutu, ticari ve siyasi boyutu var. Bu arada da dünya genelinde kapitalizmin bunalımı giderek derinleşiyor.

Daha önce de belirttiğimiz gibi Çin’in hem nüfus yoğunluğuyla hem de ucuz işgücüyle piyasaya girmiş olması, ayrıca sosyalist sistemin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni pazar alanının emperyalist kapitalist sistemin pazar sorununu bir ölçüde hafifletmiş olması, 90’lı yıllardan bugüne bunalımın ertelenebilmesine imkan tanıdı. Ama günümüzde artık, Rusya ve Doğu Avrupa pazarının emperyalist kapitalist sisteme açılması, Çin’in ucuz işgücüyle dünyayı ucuz tüketim maddelerine boğması gibi dünün “kapitalizmin krizini önleyen ve nispi refahı artıran öğeleri” ortadan kalktı. Ve sistem giderek derinleşen bir krizle yüzleşiyor.

Sandıktan çıkan, 15-20 yıllık sürecin kurucu iktidarıdır

Bugün hemen her ülke, sözünü ettiğimiz krizle baş edebilmenin, yeni dengeler içinde yer edinebilmenin ya da çıkarlarını asgari düzeyde de olsa temsil edebilecek bir siyasal iktidar oluşturabilmenin arayışı içerisine girmiş durumda. Benzer şekilde Türkiye egemenleri de bu gerçekliği görüyor, kurulmakta olan yeni dünyanın çok radikal kararlar gerektirebileceğini, katı ve hatta can yakıcı kararlar alınması gerektiğini biliyor.

İşte öyle görünüyor ki egemen sınıflar, seçimleri önceleyen süreçte çeşitli biçimlerde ve çeşitli nedenlerle AKP ile aralarında bir açı oluşmuş olsa da özellikle 1 Kasım seçimleri öncesinde, gerek sözünü ettiğimiz koşulların baskılaması gerekse de bir süredir devam eden belirsizliğin verdiği rahatsızlık sebebiyle; emperyalizmin kendilerine dayatmış olduğu işlevler dahil kendi varoluşlarına gerekçe sayılabilecek kararların neler olduğu konusunda AKP’yle ciddi bir pazarlığa oturdu. Ve çok büyük bir olasılıkla AKP, bu süreçte o sorunların çözümünde radikal adımların atılması için anlaştı. Bu durum, TÜSİD’ın daha yüksek tonda çıkan sesinde ve TOBB’nin gözle görünür biçimde yoğunlaşan açıklama ve faaliyetlerinde açıkça gözlenebildi.

Özetle, AKP kısa süre içerisinde yüzde 10’a yakın bir oy artışı sağlamışsa, bunu şu ya da bu partinin yaptığı çalışmalara, düşülen hatalara vb. kısmi olarak bağlamak mümkün ise de, asıl olarak egemen sınıfların AKP’yle uzlaştıkları ve bu uzun dönemli çetin mücadeleye AKP’yle yürümeye karar verdikleri düşüncesindeyiz.

O süreçte yaşanan Ankara katliamı, toplumun böyle bir sürece hazırlanmasını da içeriyordu. Ülkenin hem doğusunda hem batısında adeta Ankara’daki bombalamayla oluşan etkinin pekiştirilmesini sağlayacak şekilde devlet terörü estirilmesi, AKP’nin önümüzdeki süreçte kendisine dayatılan görevlere ne denli hazır olduğunu ispat etme çabasından başka bir şey değildi. Hatırlanacak olursa, 3-4 kişinin bir araya gelmesi dahi engellenmeye çalışıldı ve AKP, o topyekun saldırılarıyla, toplumun itiraz potansiyeli taşıyan tüm kesimlerini susturmaya hazır olduğunu fiilen kanıtlayarak sermaye güçlerinin desteğini aldı.

Sözünü ettiğimiz tablo salt iç politika için değil, emperyalizmin bölge politikaları için de geçerli. Yaşananlar, AKP’nin emperyalizmin bölge politikaları için de “göreve hazır” olduğunun işaretidir. Merkel’in Türkiye’ye gelişi ve Türkiye’nin önümüzdeki süreçte yaşanacaklar bağlamında sayısı daha da artacak olan mülteciler için “toplanma, süzme ve gerektiğinde dağıtım merkezi” haline getirilmesi de bu kapsamda değerlendirilmelidir.

İşte ülke ve dünya genelinde bu gerçeklik dururken, bunca saldırı ve katliamı basitçe oy artışı hesaplarıyla açıklamak veya oy artışını salt saldırılara bağlamak, olup biteni sınıf ilişki ve çelişkileri üzerinden değil günlük akılla aritmetik hesaplar üzerinden açıklamak, sınıfsal bakış açısını yitirmektir. Hatta diyebiliriz ki Ankara katliamı, nasıl ki egemen sınıfların önümüzdeki 15-20 yıllık planlamalarının habercisi ise, sandıktan çıkan AKP iktidarı da önümüzdeki 15-20 yıllık sürecin kurucu iktidarıdır. Bu nedenle ve bu gerçekler sebebiyle, bir an önce seçim sonuçlarına bağlı aritmetik hesapların boğucu, oylayıcı ve yanıltıcı etkisinden kurtulup, çıkardığımız sonuçlar ve dersler eşliğinde yüzümüzü sınıflar mücadelesinin gerçekliğine çevirmek zorundayız.

B-SEÇİMLERE DAİR DERSLER-SONUÇLAR VE GÖREVLERİMİZ

Yenilgiden zafere gelgitler ve sınıflar mücadelesi gerçekliği

Bir kez daha tekrara dönen, umudu ve ruhu yoran gel-gitlerle karşı karşıyayız. Sistem, olduğu gibi tüm araç ve imkanlarıyla yerinde dururken zafer ilan edebiliyor, kısa bir süre sonra herhangi bir nitel değişiklik yaşamadan yenilgi iklimine geçebiliyoruz.

Sınıflar mücadelesi tarihi, ister en teorik tanımlar üzerinden isterse de doğrudan pratik/yaşanmışlıklar üzerinden incelendiğinde, özel anlamların atfedildiği yerde bile seçime temel bir işlev yüklenmediği, örneğin parlamentonun bir kürsü olarak kullanılmasından söz edildiği görülür. Devrimciler açısından güç testi, zafer-yenilgi ölçümleri sandıkta yapılamaz; bu temel önemde bir hatadır. Dikkatle bakıldığında görülür ki, mücadele tarihinde nicelik değil nitelik üzerinden tanım yapılması da vur-kaç taktikleriyle dövüşülmesi de bu nedenledir.

Burjuvazinin kendi iç dinamikleriyle gelişmediği, sermayenin bağımlılık ilişkileri içerisinde azla yetinmek durumunda olması gibi yapısal nedenlerle halktan gelecek hak taleplerine tahammülünün olmadığı Türkiye gibi ülkelerde, rejimin baskı ve zoru öne çıkaracak şekilde biçimlendirilmesi, diğer bir ifadeyle faşizmin sürekliliği, seçim gibi olguları (nispi demokratik kurum ve işleyişi) bütünüyle sembolik hale getirir.

Ülke gerçekliğini (sistemin ve devlet biçiminin niteliğini) doğru tahlil eden devrimciler, 1980 öncesinde ve sonrasında on yıllardır seçimi mücadelenin eksenine koymadı. Kimileri aktif boykotu tercih ederken kimileri de boykot etmese de teşhiri ve alternatif göstermeyi öne çıkardı. Dolayısıyla diyebiliriz ki sınırlı sayıdaki parlamentarist yapı dışında sol, tarihinin hiçbir döneminde seçimi bugünkü gibi ciddiye almadı, bugün öne çıkarılan argümanlar üzerinden tartışmadı.

Peki, ne oldu da sol, tarihindeki mücadele ibresini parlamentoya doğru bükme ihtiyacı duydu? Ne oldu da AKP gibi devletleşmiş, sistemle ve emperyalizmle bütünleşmiş bir yapının bir sandık hamlesiyle bertaraf edilebileceğine inandı? Ne oldu da yenilgiyi de yengiyi de sandıkta ölçer hale geldi?

Sınıfsal perspektif yitimi

Gerçekte seçimle ilintili olarak yaşanan pratik, bir neden değil bir sonuçtur. Dikkat edilirse, seçim sürecini solun özgüven problemi yaşadığı, günü kurtarma eğilimlerinin stratejik ufku baskıladığı ve giderek sınıf çatışması yerine pragmatizmin ve uzlaşmanın dillendirildiği bir süreç önceledi. Sınıflar mücadelesinin çatışmalı, zor ve uzun erimli gerekleri, kimlik siyasetinin daha kolay, uzlaşmacı ve günü birlik hesaplar üzerinden yürüyen gerekleriyle yer değiştirdi. Bu, kimilerince “reel siyaset” olarak açıkça ifade edilip savunulurken, kimileri de mevcut yönelimi zorunluluklarla açıkladı.

Zorunlulukların bilincine varıp, sürece bu bağlam içinde müdahale etmek yerine, zorunlulukların esiri olmak anlamına da gelen bu duruş, salt bir sandık yenilgisi veya moralsizlik üretmekle kalırsa, hele de bu uzlaşmacı iklim yerini sınıflar mücadelesinin gerçeklerine bırakabilirse, biz bunu yanlıştan dönüş bağlamında bir kazanım olarak değerlendireceğiz. Ancak toz-dumanın dağılmadığı, şokun atlatılamadığı bu koşullarda henüz bu yönde bir gelişme gözlemleyemiyor, iyimser tanımlar yapmayı erken buluyoruz.

Sözünü ettiğimiz sınıfsallıktan kaçış iklimi, sanıldığından da öte bir etkileyiciliğe sahip. Hatta bu konuda eleştirel bir duruşa sahip olanlarda bile şu veya bu şekilde etkilenme gözlenebiliyor. Daha da kötüsü tartışmalar, oy kaybının sorumlusunu arama sınırlılığında, kişiselleştirilmiş veya darlaştırılarak öze inemeyen çerçevelerde yürütülüyor. Örneğin seçim sonuçlarına bakarak çatışmaların oy kaybına sebep olduğu, dolayısıyla da 20 Temmuz’da başlatılan saldırılara yanıt vermenin olumsuz sonuçlar doğurduğu biçimindeki eleştiriler, seçimi ve sonuçlarını her şeyin önüne koyma eğiliminin dışavurumlarından sadece biridir; söz konusu duruşun tüm radikal görünümlü söylemlere rağmen nasıl bir uzlaşmacılık içerdiğinin göstergesidir.

Deyim yerindeyse, Kürt halkına ve örgütlülüğüne “başınıza bomba yağarken karşılık vermiş olmanız oy kaybına sebep olmuştur” denilmekte ve gerçekte önümüzdeki süreçte devam edecek olan saldırılar karşısında direncin imkanları zayıf düşürülmekte, Kürt örgütlülüğüne tam saha pres uygulamakta olan devletin eli (niyet bu olmasa da) güçlendirilmektedir. Bu örnekten hareketle söylemek gerekirse, yenilgi psikolojisini bir an önce atlatmak ve mücadelenin ihtiyacı olan konuları, doğru zeminde tartışmak için, sandık sonuçlarına günah keçisi veya rahatlatıcı sebepler aramayı bırakmalı ve öncelikle sorular doğru sorulmalı, tartışmalar temel önemdeki meselelere kaydırılmalıdır.

Öznelleşmiş tanımlar duruşa yansıyor

Dikkat edilirse, emperyalizm sözcüğü programlardan ya düşmüş ya da tamamen sembolik bir noktaya itilmiş durumda. Örneğin 4+4+4, İmam Hatipleştirme vb. adımlar salt dinselleştirme ile açıklanıyor ve yalnızca AKP’nin ihtiyacıymış gibi gösteriliyor. Faşizmden ya söz edilmiyor ya da var olan değil gelme ihtimali olan bir tehdit, bir kötülük olarak tanımlanıyor. Ve doğal olarak bu, tercih edilen duruşu, alınacak önlemleri, verilecek mücadeleyi etkiliyor.

Gerçekte öznelleşen ve giderek sınıfsal ölçüleri yitiren duruş nedeniyle seçimde hile olgusu da, AKP veya IŞİD’in rolü de, bunların sistemle bağı da yanlış tartışılıyor. Örneğin, “1 Kasım AKP’ye IŞİD’in armağanıdır” veya “IŞİD’in Suruç’la başlatıp Ankara Katliamıyla en üst seviyeye taşıdığı saldırılar AKP’ye önemli bir destektir ve 1 Kasım sonuçlarında belirleyici bir öneme sahiptir.” (Erkan Baş) dediğimizde sanki eyleme AKP değil de IŞİD karar verip AKP’ye hediye etmiş gibi oluyor. Bu bakış açısıyla sınıflar mücadelesini, oy artırıp azaltma manevralarından ibaret görmüş, olayların içerdiği çok daha stratejik amaçları ıskalamış oluyoruz. Gerçekte IŞİD’in belirleyici öneme sahip olduğu değerlendirmesi de eksik ve sorunludur. Sınıflar mücadelesinde temel-tali ilişkisinin yanlış kurulmasıdır. Ve çok daha önemlisi Ankara gibi belki de önümüzdeki 15-20 yılı belirleyecek stratejik adımların parçası olan bir eylem, salt oy hesabıyla açıklanmış oluyor.

Sandığın ironisi

Sandık sonuçlarını meşru görmek, devamında sonuçlar üzerinden kimi mücadeleleri veya toplum kesimlerini de yargılamayı beraberinde getiriyor. Bu yaklaşımla örneğin Soma’da AKP’nin ezici bir çoğunlukla seçimi kazanmasını açıklayamayız. Veya yalnızca AKP oylarının düşük çıktığı coğrafyalardaki halka sempati besler, halkın büyük çoğunluğunu oy üzerinden yargılama durumuna düşeriz. Benzer şekilde hile meselesini oy çalma fiillerine kadar daraltırız. Halbuki seçimlerde tek bir oy çalınmasa dahi, ortada yine hile, yine eşitsizlik ve adaletsizlik söz konusu.

Dikkat edilirse 1 Kasım seçimlerinde seçmen sayısı yaklaşık 2 milyon artmış durumda. Mesela bunun bile üzerinde fazlaca durulmadan veya çok daha kötüsü (nasıl olsa aşıldığı için) yüzde 10 barajı tartışılmadan; darbe koşullarında ve savaş hükümeti kurmaylığında seçime gidildiğini görmezden gelerek sandık sonuçlarına saygıdan söz etmeye başlamak, rejimin ve sistemin kafalarda meşruiyet zemini bulabildiğinin göstergesidir.

Faşizm bir hükümet değil bir devlet biçimidir

Her şeyin seçimle, AKP’nin oy oranıyla açıklanmasına dair bir başka örnek de rejimin niteliğinin 1 Kasım’daki sonuca göre tanımlanmasıdır. Örneğin, “Rejim artık fiilen açık faşizme yöneldi.” (Melih Pekdemir) dediğimizde, bunun önceden adım adım değil de hükümetle/seçimle beraber gerçekleştiğini söylemiş oluyoruz. Halbuki Türkiye’de rejim, işleyiş mekanizmaları itibariyle parlamentoda tayin edilen bir olgu değildir. Faşizm 4 yılda bir değişen parlamento bileşimlerine rağmen süreklidir. Hatta bugün artık diyebiliriz ki, 70 yıldır sık sık çeşitli ihtiyaçlara bağlı olarak güncellenen faşizm, adım adım güçlendirilip yaygınlaştırılmış ve bir darbeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde, her an her noktada varlığını hissettirecek nitelikte biçimlendirilmiştir. Bu, bir süredir yaşayarak gördüğümüz gibi açık faşizmdir; hükümet değil devlet biçimidir. Gerek faşizmin bu açık niteliği gerekse geliştirilip yaygınlaştırılan paramiliter güçler, her an her noktada bir direnç bir karşı duruş geliştirecek nitelikte bir örgütlülüğü gerektiriyor. Bunun da akla gelen ilk zemini Haziran’dır.

Tekrar ve altını çizerek söylüyoruz. AKP başlı başına bir güç ve örgütlülüktür; emperyalizmin özel yetkili partisidir. Ancak iktidar salt AKP’den ibaret görülüp mücadele bu bağlamda daraltıldığında, buzdağının yalnızca görünen yüzüyle yetinilmiş, tehlikenin kaynağına inilememiş olacaktır. Örneğin devlet bir bütün halinde gladyolaşmışken bir avuç çürük elmadan bahseder gibi “saraya doğrudan bağlı gladyo” tanımları yapmak, bütünü görmeyi güçleştirir.

Bugün artık seçim süreci sonuçlanmış, mücadelenin farklı araç ve yöntemlerle yürütüleceği bir aşamaya gelinmiştir. Bu süreçte halkın siyasete doğrudan katılımı için salt çağrı yapmak yetmez. Halkın yanında olmak, dokunmak ve somut olarak yaşadığı sorunlar üzerinden politik yaşama katılımını sağlamak gerekiyor. Bunun akla gelen en uygun ve gerçekçi aracı Haziran meclisleridir.

Elbette Hacı Birlik’in de Aylan Kurdi’nin de Roboski ve Soma’nın da hesabını sormak gerekiyor. Ancak sorumluluk ve hesap sorma işi kişiselleştirildiğinde veya seçimler bunun tek aracı olarak görüldüğünde, mücadele daralır ve 1 Kasım sonrasında gördüğümüz fikri ve ruhsal dalgalanmalar yaşanır. Halbuki yıllar boyunca devrimciler “…nın katili oligarşi” diye sloganlar attı. Hesap sormayı, tetikçinin bulunup yargılanmasına indirgemek yerine gerçek katile karşı mücadele olarak algıladı; ne yaşatmayı ne de hesap sormayı kişiselleştirmedi. Bu bakış açısı ıskalandığında, örneğin biz geçmişte kaybettiğimiz hiçbir yoldaşımıza karşı sorumluluğumuzu yerine getirmemişiz gibi bir sonuç çıkar. Ve tabii ki böyle bir sonuç ne adil ne de gerçekçi olur.

Sermayenin/emperyalizmin denklemi değil sınıflar mücadelesi

Doğru yerde durup, mücadelede sonuç alabilmek için, emperyalizmi de faşizmi de Türkiye oligarşisini ve Tayyip Erdoğan’ı da doğru değerlendirmek gerekiyor. Ateş çemberine dönüşmüş bir Ortadoğu’da maşanın/taşeronun hâlâ kullanım değeri var. Dolayısıyla, uluslararası hukukun çiğnendiği yerde hukuksuzluk sembolü “yaptım oldu”cu Erdoğan’a ihtiyaç var. Benzer şekilde, giderek derinleşen kriz karşısında Türkiyeli sermaye güçlerinin her türlü hak talebini şiddetle bastıracağını gösteren Erdoğan’a ve partisine ihtiyacı vardır.

Konu bağlamında söylersek, TÜSİAD yalnızca viski serbestisi, din de yalnızca kuran kursu değildir. Sermaye güçleri, biat eden, umutlarını öte dünyaya erteleyen bir toplum yaratılması için dinin devlet eliyle istismar edilmesinden rahatsız değildir. Aksine önümüzdeki süreçte haber vererek gelmekte olan kriz karşısında, yukarıda da belirttiğimiz gibi Erdoğan ve AKP ile tüm sermaye kesimlerinin uzlaştığına dair kanıtlar vardır.

Mevcut tablo, sermayenin tarihi boyunca kendi ihtiyaçları dışında hiçbir sorunu çözmediği gerçekliğini doğruluyor. Bu gerçeklik de hangi konuda olursa olsun hak taleplerinin neden sermayenin denklemi içinde yer alınarak çözülemeyeceğini, sermayeyle uzlaşmazlık temelinde mücadele etmek dışında bir kurtuluş yolu olmadığını; başkanlık, anayasa (adına demokratik de dense) vb. tartışmaların oylayıcı girdabına girmenin bir anlamı olmadığını gösteriyor. Ve Clara’nın 1932’de Reichstag’da yaptığı çağrıdan esinlenerek, “Tüm tehdit edilenler, tüm acı çekenler, haydi faşizme ve onun hükümetteki vekillerine karşı birleşik cepheye!” demeyi gerektiriyor.

Sonuç yerine

Evet, onlar hırsız; sadece emeğimizi veya oyları değil, umudumuzu çaldıkları için. Ama yılmak yok. Hırsızlara haddini bildirmek ve umudu yeniden büyütmek için gücümüzü oy üzerinden test etme yanılgısından, dolayısıyla nicelik hesaplarından bir an önce kurtulup sınıflar mücadelesinin gerçek arenasına dönelim. Koşullar uygun, işimiz çok ve yapacak çok şey var. Yeter ki arabayı atın önüne koşamayalım, sürece doğru yede doğru araç ve yöntemlerle müdahale edelim. Ne mutlu ki Marksizm var. Ne mutlu ki Haziran var.