Sınıflar Mücadelesi

SINIFLAR MÜCADELESİ

SINIFSAL BİLİNÇ VE KİMLİKTE TUTARLILIK GEREKTİRİR

“Komünistler, görüş ve niyetlerini gizlemeyi reddederler. Amaçlarına ancak bugüne kadar ki tüm toplumsal düzenin zorla yıkılmasıyla ulaşabileceklerini açıklıkla bildirirler. Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler .” (Komünist Parti Manifestosu, s:88)

Sınıf düşmanları ile mücadeleyi sınıfsal zeminde sürdürmemenin veya çelişmeyi yok sayıp uzlaşmayı öne çıkarmanın bir hareketi ne hale getirdiğini en sıcak örnek olarak PKK’de gördük. Sınıf düşmanlarında (emperyalizm, faşizm veya işbirlikçiler dahil) olumluluk aramak, onlara öykünmek; sol adına, devrimcilik adına hareket edenlerin işini kolaylaştırmaz; olsa olsa, özünü yitirmesine ve giderek karşıtına benzemesine sebep olur.

Bir süredir rastladığımız uzlaşma atraksiyonlarından biri de Devlet Bahçeli’ye övgüdür. En iyi ihtimalle, devletin en sivri, en uzlaşmaz şahsiyetlerinden biri olarak görüldüğü için, ağzından çıkan “sivriliği azaltılmış her cümle”, her öneri veya Diyarbakır’a gitmiş olması gibi alışılmışın dışındaki her adım, övgü ve alkış sebebi oluyor. Anımsanacak olursa, Cem Karaca Türkiye’ye gelip sistemle barıştıktan ve geçmişine sünger çektikten sonra, Devlet Bahçeli’nin devlet adamlığına yaptığı övgü ile gündeme girmişti. Son günlerde de, özellikle Ağca vesilesiyle “ülkücü” taraftarlarına ettiği eleştirel laflar, Bahçeli’yi tekrar kıymete bindirdi. Bülent Forta, Can Dündar, vb. “solcu”lardan hızla takdir aldı. Gerçekte ise bilinir ki Hitler dahil, en olumsuz karakterlerin dahi, ağzından “olumlu laflar” işitmek mümkündür. Bu laflar, ancak sınıfsal bakış perspektifini yitirmiş (veya hiç kazanmamış) “solcu”ları etkiler. Örneğin CHP’lilerin bu denli uzlaşma meraklısı ve şekilsiz olmalarının sebebi budur.

Bir bakıyorsunuz AKPM(Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi); komünizmi faşizmle özdeş tutan bir tasarıyla saldırıya geçmiş. Bu tür saldırılar, emperyalistler için tabii ki adettendir. Burada asıl sorun, böylesi adımları adeta destekler gibi savunmaya geçen veya solu/sosyalizmi yargılayan yazıları böyle bir tartışma zemininde gündeme getirme ihtiyacı duymaktır. Örneğin Birgün Gazetesi yazarı ve Kristal-İş sendikası uzmanı Aziz Çelik, Nazizm ile komünizmin eşitlenmesini “biraz abartılı” bulsa da, yazısında ” sol, reel sosyalizm veya komünizm adına işlenen insan hakları ihlalleriyle ve suçlarıyla hesaplaşılmalıdır .” demeyi ihmal etmiyor. Can Dündar da Devlet Bahçeli’yi övdüğü yazısında ” madalyonun solunda da bir vicdan muhasabesine ” ihtiyaç olduğunu vurguluyor. Devrimcilerin, komünistlerin bu konudaki açıklığı da samimiyeti de biliniyor. Gerektiğinde çuvaldızı kendilerine batırmaktan da çekinmezler. Ancak mesele bu değil. Mesele, sınıfsal uzlaşmazlığın en çıkmaz noktasında bile tokalaşmaya hazır olmak ve dolayısıyla elini faşizme kaptırmaktır.

Linç olaylarında da benzer bir yorum/değerlendirme sorunu yaşandı. Elbette ki linç olaylarına katılan herkes MHP’li, faşist, vb. değildi. Buna biz de değindik. Lümpenleşmiş, kolay saldırtılır bir kitleden söz ettik. Ama bu, sosyolojik araştırmalar adı altında, olaylardaki temel unsuru gizlemeye sebep olmamalıdır.

Irkçı-faşist güruhların çeşitli illerde başvurduğu saldırı-linç hamlelerinin sosyolojisi araştırılacaksa; bugüne kadarki benzer pratikler, eğitim müfredatı, iktidarın kamuoyu oluşturma araçları ve sonuçta “kırmızı çizgiler” incelenmelidir. Böyle bir inceleme, gelişmelerin kaynağının iktidar/devlet olduğunu ortaya koyacaktır.

Türkiye’deki milliyetçi akım, tüm Türklük edebiyatına rağmen emperyalizmle işbirliği halinde gelişmiş bir harekettir. Nitekim Hitler faşizminin gelişimi döneminde desteklenen Irkçı-Turancılığın, Nazilerin yenilgisi sonrasında yargı önüne çıkarılması bir tesadüf değildir. Yine 1955’in 6-7 Eylülünde özellikle Rumları boy hedefi yapan ırkçı saldırıların aynı tarihsel döneme rastgelen Türk dış politikasındaki Kıbrıs yönelimi ile doğrudan bir ilintisi vardır.

1970’li yıllarda devrimci kabarış karşısında beslenip yönlendirilen ve MC ile hükümete taşınan sivil faşist hareketin büyüdüğü oranda; bir Maraş, bir Çorum katliamı ürettiği de bilinmektedir.

Bu bağlamda son bayraklı yönelimin, ırkçı galeyanların da kendiliğinden veya “halkın hassasiyeti” olmadığını görmek için çok derinlikli tahlillere ihtiyaç yoktur.

Bugün bir taraftan vatan, millet, bayrak edebiyatı yapanlar; İncirliğin ABD’nin lojistik üssü olmasını, resmi kanallarla destekler, sivil kanallarıyla sessiz kalırken; gerçek yüzlerini, onurdan hassasiyetten ne anladıklarını ortaya koymuş olmaktadır.

Yani mesele bir Devlet Bahçeli meselesi değil. Ve inanıyoruz ki bu arkadaşlar (Dündar, Forta) iyi bir şeye vesile olduklarını varsayarak, bu tartışmayı başlatmışlardır. Ancak sorun tam da burada başlıyor zaten. Bu öyle bir iyilik ki, NATO’ya, CIA’ya dek uzanan özel harp içerikli organizasyonlarla devrimcilerin aktivitelerini aynı potada tartıştırmayı, eşitlik oyunu oynamayı içeriyor. Yani böyle bir süreçte bir aklanma olacaksa bu, bütünüyle emperyalizm yönlendirmeli devlet suçlarının aklanmasına hizmet edecektir. Bundan olsa olsa, bir burjuva demokratı, devletin bekası beklentisiyle, mutlu olabilir. Amacımız polemik olmadığı için, bir de, ” böyle bir hesaplaşma olacaksa dahi, bunun çağrısını yapmak C. Dündar veya B.Forta’ya mı düşer? ” tartışmasına girmeyeceğiz. Özellikle Forta nezdinde ortaya çıkan bu sınıfsal bilince göre biçimlenmeyen tercihlerin, yöntem yanlışlarının kaynağına kafa yormak, örgütsüzlüğün yarattığı sonuçları somut biçimde görmek açısından yararlı/öğretici olacaktır.

Unutulmamalıdır ki ” faşizmin yüzü her zaman çirkindir.(…) Faşizm üstü-başı kan kokan bir suç rejimidir.” (Devrimci Hareket)

Ve yine unutulmamalıdır ki, güzellik, kendini hiçbir nedenle, çirkinlikle aynı kulvara girerek test etme, kanıtlama ihtiyacı duymaz.

Dünyada faşizmin, sömürü ve zulmün müsebbibi; katliamların sorumlusu emperyalistler, komünizmi yargılayamaz. AKP’nin tavrının, Avrupalı emperyalistlerden demokrasi bekleyenler için öğretici olmasını umut ediyoruz.

KOMÜNİSTLER İNSANLIĞIN UMUDU OLDU, OLMAYA DEVAM EDİYOR, DEVAM EDECEK!..

İktidarlarını korumak, sağlamlaştırmak için geçmişi çarpıtmak, karartmak en bilinen emperyalist yöntemlerdendir. Bu yönlü girişimler kendi geleceklerine dair duydukları korkunun büyümesiyle birlikte artar. Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi’nin 25 Ocak tarihli toplantısında ele alınacak Komünizmin suçlarını kınama tasarısı bir yandan Avrupa egemenlerinin iktidarları için duydukları böylesi bir korkuyu ifade ediyor. Söz konusu önergenin sahibi İsveçli parlamenterin belirttikleri bunu başka hiçbir söze gerek bırakmayacak bir açıklıkla ortaya koyuyor:

Bugüne kadar Naziler mahkum edildi, ama komünistler hiç aynı düzeyde mahkum edilmedi. Bugün bunu yapmak önemli, çünkü Avrupa’nın bazı ülkelerinde komünist döneme bir nostalji var. Yani genç nesiller komünizme özlem duyuyor. Bu durum, komünistlerin yeniden iktidarı almaları riskini doğuruyor. Bu tasarı buna bir set çekeceği gibi, hala komünist rejimle yönetilen Küba, Kuzey Kore, Vietnam, Çin gibi ülkelerdeki muhalefete de uluslararası bir destek sunacaktır.

Diğer yandan bu tasarı Avrupa demokrasilerinin sınır çizgilerini de belirgin bir biçimde gözler önüne seriyor. İktidarlarına yönelik gerçek bir tehlikenin ufukta görünmesi, bu demokrasilerin özde birer burjuva diktatörlüğü olduğu gerçeğini ortaya koyan uygulamalarını açığa çıkarmaktadır. Emekçi muhalefetinin büyümesi ve sosyalist talepler etrafında kendini ifade etmeye başlamasıyla birlikte burjuva demokratik çizginin sınırları çok daha açık olarak görülecektir. Avrupa sermayesi, bugün kendini örgütlü olarak ortaya koyamasa da gelecekte büyük bir yıkımı yaratabilecek derinlerdeki enerji birikimini görmektedir. Ve bu birikimin ancak sosyalizm değirmeninde kendisini yıkacak gerçek bir güce dönüşebileceğini de çok iyi bilmektedir.

Sömürgecilik dönemi ve sonrasında dünyanın dört bir yanında kan ve gözyaşı dağları oluşturan bir sistemin sahipleri, bugün ağababalarının Avrupa’nın pek çok ülkesinde dünyanın dört bir yanından uçaklarla kaçırdığı insanları tıkdığı işkencehaneler, toplama kampları kurmasına karşı sessiz kalmaktadır. Ama söz konusu unsurlar, icraatlarına komünistleri öldürmekle başlayan ve milyonlarca insanı gaz odalarında katleden Nazilerle, dünyayı bu beladan kurtarma mücadelesinde kahramanca savaşarak ölen milyonlarca komünisti aynı kefeye koymaya çalışmaktadır. Kuşkusuz sol güçlerin dağınık ve güçsüz oldukları bu momenti, böylesi bir tarih çarpıtmasını onaylatmak için fırsat biliyorlar. Belki de başaracaklar. Ama yazdıkları tarih güneşin altındaki buzdan bir tablet olacak. Spartaküs’ü adi bir çapulçu olarak göstermeye çalışanların ‘başarısı’dır onları bekleyen olsa olsa.

Gerçekleşirse tarihin çöp sepetinde yeri şimdiden hazır bu girişimin ardındaki mantığı teşhir etme ve mahkum etme çabası ertelenemez bir görevdir tüm devrimciler için.

KOMÜNİZM İNSANLIĞIN GELECEĞİDİR! KOMÜNİSTLER İNSANLIĞIN UMUDUDUR!

DEVRİMCİ HAREKET

Sayı 20 (Şubat – Nisan 2006)