Sistemin 12 Eylül diyalektiği – Mehmet Yeşiltepe – BirGün Pazar

12 Mart’tan sonra Türünler, Elverdi ve Altınbilekler giderek itibarsızlaşıp küçülürken; Denizler, Yusuf ve Hüseyinler giderek büyüdü ve devrimci değerlerle özdeşleşerek halkların gönlünde özel bir yere oturdu. Aynı şekilde 12 Eylül’den sonra Kenan Evren 90’larına geldiğinde faşizmle özdeşleşmiş yaşayan bir ölüydü, Erdal Eren ise hâlâ 17’sinde dimdik ayakta bir devrimciydi.

12 Eylül’ün üzerinden 36 yıl geçti. Bugüne dek bu konuda çok şey söylenip yazıldı. Özellikle 15 Temmuz ve sonrasında yaşananlar, tarihten güncelliğe uzanan dersler, sonuçlar ve sınıfsal devamlılık bağlamında bir değerlendirmeyi ihtiyaç hâline getirmiştir.

12 Eylül ekonomik bir saldırıdır

Her darbenin bir ekonomi politiği vardır. 1960 darbesi, “ithal ikamecilikle” ilişkilendirilir. 12 Eylül de ithal ikameciliğe son veren niteliği ile bilinir. 24 Ocak Kararları bir yanıyla budur; diğer yanıyla bugüne dek uzanan emeğe yönelik her saldırının temelini oluşturur.

1980 yılı, neoliberalizm açısından bir çeşit milattır. Başlatılan “devletin küçültülmesi” tartışmaları, gerçekte devletin sosyal alana yatırım yapamaya son vermesinin bir başka biçimde ifade edilmesidir. Bu süreçte özelleştirmeler, esnek üretim ve taşeronlaştırma giderek hız kazanmış, yaratıcı bir saldırganlık eşliğinde geliştirilerek bugüne taşınmıştır.

12 Eylül ideolojik-politik bir saldırıdır

12 Eylül’ün ekonomik programı, aynı zamanda nasıl bir ideolojik politik hat izleneceğinin işaretiydi. Vehbi Koç’un, cuntaya bir mektup yazarak “Özal bizim konularımızı en iyi bilen adamdır, onu harcamayınız” dediği, TİSK Başkanı Halit Narin’in “Geçmiş yirmi yıl boyunca biz ağladık şimdi ağlama sırası işçilerdedir” değerlendirmesini yaptığı, Necip Fazıl’ın, darbeyi bir “iç şahlanış” olarak değerlendirdiği ve Kenan Evren’e yönelik olarak “Dediklerinizi yapın da başımızdan hiçbir an eksik olmayın” diye seslendiği bir süreçtir bu.

Mesele, elbette sağ-sol çatışması değildir, aksine 12 Eylül, emeğin haklarının gasp edileceği, en acı reçetelerin dayatılacağı bir ekonomi politika gereği, solun örgütsel ve ideolojik olarak bastırılması hareketidir. Bu açıdan da AKP ile 12 Eylül arasında bir devamlılık, bir fikri ve ideolojik bütünlük söz konusudur. O süreçte MHP’liler, “Bizler hapisteyiz ama fikirlerimiz iktidarda!” demişti. Bugün de Cemaatçi darbeciler içeride ama fikirleri iktidarda, amaçladıkları darbenin sivil sürümü de OHAL eşliğinde uygulamada.

AKP’nin sorunu Cemaat’le değil itaatsizlikle

12 Eylül Anayasası’nın 24. Maddesi din dersini zorunlu kılar. Bu, aynı zamanda AKP’nin en sevdiği, en fazla geliştirip çeşitlendirerek uyguladığı maddelerden biridir. 12 Eylül için “Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz” diyen Fethullah Gülen, salt din dersi ile ilgili anayasal düzenlemesi nedeniyle Kenan Evren’in cennete gidebileceğini söylemişti.

AKP ve Erdoğan’ın çağrısıyla yapılan “demokrasi nöbeti”ne katılan Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, yaptığı konuşmada Erdoğan’a itaat etmenin “farz” olduğunu söyledi. Benzer şekilde Yalçın Akdoğan’ın “diğer cemaatler müsterih olsun” biçimindeki açıklaması veya bu amaca hizmet edecek şekilde çıkarılan yasalar, Cemaat-Ensar rejimi oluşturmadaki ısrar olarak görülmelidir.

Cemaat-AKP ilişkisi bağlamında söylersek, ortada bir ele geçirme/sızma değil bilinçli bir politika var. Örneğin 4+4+4 uygulamasının veya Maarif Vakfı gibi yasaların, cemaat-tarikat ağı kurma amacıyla yani toplumun dini referanslarla örgütlenmesi hedefiyle doğrudan ilintisi vardır. Bunca yoksulluğun bunca adaletsizlik, zulüm ve baskının doğuracağı toplumsal tepkiyi baskılamanın veya ertelemenin iktidar açısından en kullanışlı yoludur budur.

12 Eylül=Neoliberalizm + Siyasal İslam

Hem ekonomik hem politik bir saldırı olan ve neoliberalizm açısından bir milat özelliği taşıyan 12 Eylül, aynı zamanda dinselleştirmenin yaygınlaştırılması ve imam hatip okulları dahil bu alanda örgütlenmenin önünün açılması, görünür-görünmez pek çok aracın devreye sokulması bağlamında da bir çeşit milattır.

Neoliberalizmin siyasal İslamla ilişkisi kurulabildiğinde meselenin kriminalize edilmiş bir cemaatten çok daha öte, kalıcı ve kapsamlı olduğu görülür. Bu açıdan 2001 yani AKP’nin kuruluş ve iktidarlaşma süreci tabii ki özel bir öneme sahiptir. 14 yıllık iktidarı boyunca kullandığı en yaygın argümanlardan biri “vesayet-darbe karşıtlığı” olsa da AKP’nin tarihi, özelde 12 Eylül’ün mirasının genelde bir darbe ikliminin kanıksatılmasının tarihidir. 14 yıllık süreçte neoliberalizm ile siyasal İslam arasındaki sembiyotik ilişkinin ete kemiğe bürünmesine ve kalıcı bir sisteme dönüşmesine tanık olduk.

AKP darbecidir; çünkü bir darbenin yapabileceğinin azamisini 14 yıllık iktidarında kesintisiz ve ısrarlı bir şekilde yerine getirmiş, sermaye adına sökülmesi gereken taşları sökmüş, yerine sermayenin ihtiyaç duyduğu taşları döşemiş, halkı da belirli oranlarda yedekleyerek askeri bir darbeden daha da başarılı olmuştur.

AKP 12 Eylülcüdür; çünkü 12 Eylül’ün mirasının yaşatılmasında yaratıcılığa varan uygulamalar geliştirmiş, hatta 12 Eylül’ü güncelleyerek sermayenin ihtiyaçlarını klasik bir darbenin yapabileceğinden öte bir ısrarla karşılamıştır. Bu konuda ağustos ayında İstanbul Sanayi Odası’nın düzenlediği “Türkiye’ye Güvenenler, Türkiye’de Üretenler” konulu toplantıya katılan uluslararası işletmelerin hükümete güvenini ifade etmesi, Başbakan’ın da onlara “Siz üretmeye ve ülkenize güvenmeye devam edin, hükümet olarak biz de sizin önünüzdeki engelleri kaldırmaya devam edelim” diyerek seslenmesi bir örnek olarak anımsanmalıdır.

Özel yetkili kurucu özneler; dün ANAP bugün AKP

12 Eylül sonrasındaki süreç nasıl ki dar bağlamda bir partinin (ANAP’ın) kadrolaşması olarak görülemezse bugün de yapılanlar AKP’nin kadrolaşmasından çok daha ötedir. ANAP, AKP gibi yapılar, özel yetkili kurucu öznelerdir. Attıkları hemen tüm adımlar, genelde emperyalizmin özelde işbirlikçi sermayenin çıkarları, kısa ve uzun erimli beklentileri çerçevesinde gerçekleşmiştir. Gerek aralarındaki bu işlev bağı gerekse taşıdıkları sınıfsal nitelik anlaşılmadan, dün-bugün diyalektiği ve 15 Temmuz sonrasında AKP’nin ne yapmaya çalıştığı, kimlerin programını uyguladığı, neden bu programın öz itibariyle Cemaatçi darbenin başarılı olması hâlinde uygulayacağı programdan farklı olmadığı anlaşılamaz.

Faşizm de, kurumları da güncelleniyor

Sınıfsal içeriği itibariyle faşizm, düzenin, dolayısıyla emek-sermaye çelişmesi üzerine bina edilmiş ilişkilerin devamını güvenceye alacak şekilde bağışıklık sisteminin artırılmasıdır. Bu, kurumların yapısı ve işleyişi dahil sık sık bir güncelleme gerektirir.

Hatırlanacak olursa, 12 Eylül sürecinde ordu, bir iç savaşa göre kurumlaşmalar ve yasalar eşliğinde tahkim edildi. Bugün gelinen noktada AKP, bu ihtiyacı, antidemokratik özünü koruyarak güncellemektedir. Bu da emperyalizmin/NATO’nun ihtiyaçları dikkate alınarak yapılmaktadır. Ordu, daha profesyonel biçimde ve dış görev ağırlıklı olarak yeniden yapılandırılırken; polis, özel harekât, özel güvelik ve hatta yerli Blackwater biçimindeki yapılanmalar, bir iç savaş ihtiyacına göre orduyu aratmayacak şekilde, ağır silahlarla da donatılarak organize ediliyor. Kısacası mesele, kaç sayıda askerin veya polisin olduğu değil, giderek modernize edilen bu güçlerin kimlere karşı ne için bu denli teçhizatlandığıdır.

Cadı avına karşı direnişi büyütmenin yolu

Neoliberal süreçte toplumsal bağlar ve mümkün olduğu kadar örgütsel bağlar parçalandı, ahlaki değerler sulandırıldı, insanlar bireyselliğinin en dar sınırlarına kadar geriletilip çaresiz kılındı. Son süreçte de devlet, yeniden yapılanmayı gerektirecek boyutta parçalandı. Buradan, bu yeniden yapılanımdan halk yararına bir sonuç çıkmaz.

İnsanlar, hiçliğe doğru zorlanıyor, anlam-içerik yitimi yaygınlaşıyor. Tam da bu nedenle, sol değerler belki de hiç bu denli ihtiyaç hâline gelmemişti. “Sosyalizm sevginin, dayanışmanın, kardeşliğin bir sisteme dönüşmesidir” diyen devrimcilere olan ihtiyaç daha da artmıştır. Şimdi kanaatkâr (ve hatta itaatkâr) davranıp azla yetinmenin, AKP’de antiemperyalizm aramanın veya günü kurtaracak tali meselelerle uğraşmanın sırası değil. Kimse kendini kandırmasın, AKP’nin “fabrika ayarları” bugünkü sonucun nedenidir. O gün ile bu sonuç arasında doğrudan bir bağ vardır. Kürt halkının demokratik talepleri dâhil AKP’nin halk yararına çözeceği hiçbir sorun yoktur. 12 Eylül’de startı verilen özelleştirme, yalnızca kamu işletmelerinin değil, Sur-Cizre gibi yerleşim yerlerinin ve belediyelerin özelleştirilmesiyle, kayyum yoluyla halkın iradesinin gasp edilmesiyle devam ediyor.

Giderek kapsam büyüten OHAL, üniforma yerine takım elbisenin geçirildiği ve darbenin meşrulaştırılması adına darbe sömürüsünün yapıldığı bir KHK rejimidir. Bu rejim, sınıfsal diyalektiği gereği, saldırısını hızla muhalif tüm kesimlere yöneltmiştir. Bu “at izinin it izine karışması” veya “kurunun yanında yaşın yanması” değil, her darbe döneminde olduğu gibi uygulanacak ekonomik programın potansiyel hedefi konumundaki kesimlerin “önleyici saldırıya” maruz bırakılmasıdır.

Bu türden dönemlerin olağanüstülüğü, acil programlar gerektirir. Acil programların da azami programlardan farkı, kapsayıcı bir ufukla en geniş zeminde birleşik mücadeleyi gerektirmesidir. Cadı avına dönüşen ve giderek kapsam büyüten saldırılara karşı direnişi büyütmenin sokak sokak, mahalle mahalle Haziranlaşmaktan başka yolu yoktur.