Slogan Üzerine

POLİTİK DURUŞUN VE HAYATI KAVRAYIŞIN DIŞAVURUMU OLARAK SLOGAN

Slogan, devrimciler açısından basitçe yan yana getirilen ritmik uyumu olan sözcükler dizisi değilse eğer; üzerinde hassasiyetle durulması gereken önemli bir konu olarak algılanmalıdır. Özellikle pratik/politik faaliyetin zayıfladığı günümüz koşullarında, slogan da ya tekrara düşülüyor ya da siyasal  değerlendirmelerden uzak bir yüzeysellik ağır basıyor.

Dünya ve Türkiye devrimci pratiği bize, programlı yürütülen mücadelenin her dönemine damgasını vuran farklı sloganların kitlelerce sahiplenildiğini ve o dönemin kimi sloganlarla anıldığını göstermektedir. Belki de bu durumun doğru analiz edilmesi, bu konudaki kısırlığı aşmanın da anahtarını verecektir. Çünkü kısırlık sadece slogan çeşitliliği ile sınırlı bir sorun değildir.

Sloganlar aynı zamanda devrimci programın özetidir. Nasıl ki insanın bilinçaltı düşünceleri zaman zaman diline yansır ise devrimcilerin öne çıkardığı sloganları da siyasal bilinçaltı olarak okumak mümkündür. Ne demek istediğimizi birkaç güncel örnek üzerinden açıklamak konuyu daha  anlaşılır kılacaktır.

Kimi siyasi yapılanmalar söylemlerinde çok keskin bir çizgiye sahip olduklarını ifade etseler de yer yer sloganlarıyla düzen içi kanallarda yüzdüklerini saklayamamaktadır. Örneğin devletin gözaltı ve tutuklama girişimleri karşısında devrimci bir yapının adalet istiyoruz talebi incelemeye değer bir söylemdir. Burada dikkat edilirse adalet istenen kurumla tutuklama terörünü yapan kurum aynıdır. Bu durum karşısında adalet talep etmek olsa olsa İnsan Hakları Derneği tarafından dile getirilebilir. Diğer türlü devrimci iddiaları da devleti reddetme tutumu da boşa çıkmaktadır. Hatta devletin hukuksal kurumları tarafsız ve meşru kılınmaktadır. Elbette ki böylesi durumlarda hukuksal savunma bir haktır ve kullanılmalıdır. Hatta sistemin çelişkilerinden yararlanmak ve düzeni kendi mahkemelerinde mahkum etmek önemli bir mücadeleye denk düşer. Ama bu iki tutum arasında büyük farklar vardır. Biri adalet dilenciliği diğeri ise düzenin çatlaklarını büyütme çabasıdır. Zulmün kalesinden adalet beklentisi ancak düzen içi düşünen kafalara özgü bir davranış biçimi olabilir. Bu duruma örnek olarak darbeci generallerin yargılanması beklentisi verilebilir. Sömürge tipi faşizmin hüküm sürdüğü koşullarda, yine faşizmin mahkemelerinden adalet beklemek düzen içileşmenin geldiği boyutu gösteriyor. Ve hızını alamayan kimi dostlarımız, mahkeme tarihini belirterek “      Kenan Evren gelecek hesap verecek” sloganıyla hazırlanan afişleri dahi yapabiliyor. Yanlış anlaşılmasın hesabı halk değil faşist devletin mahkemeleri soracakmış. Anlaşılan o ki dostlarımız mahkemelerden demokratikleşme bekliyor. Biz, ancak halkın  iktidarında halk düşmanlarından hesap sorulacağını belirterek bu bahsi  burada keselim.

Bir diğer konuda son dönemlerde yaşanan her saldırıyı “Hepimiz …” gibi bir sloganla protesto etme anlayışıdır. Örneğin devlet güdümlü bir suikast olan Hrant Dink cinayeti sonrasında yaşanan gelişmelerde,             “Hepimiz Ermeniyiz” gibi bir sloganın eylemlerin temel sloganı haline gelmesi, hem devletin uyguladığı faşist saldırı politikalarının asıl niteliğini, hem de Hrant Dink’in devrimci demokrat kişiliğinin üstüne sünger çekilmesini doğuran bir rol oynamıştır. Zira Hrant Dink’in Ermeni Lobisi ve Diaspora tarafından istenmeyen adam ilan edildiği biliniyor. Kaldı ki bu tür saldırılarda devletin asıl hedefi kişilerin etnik kimliklerinden çok siyasal duruşuyla ilişkilidir. Bu bağlamda Metin Lokumcu’nun devletin kolluk güçlerince katledilmesinin ardından dillendirilen “Hepimiz Eşkiyayız” sloganı da aynı yanlışa tekabül eden bir özelliktir. Bilindiği gibi Metin Lokumcu yıllardır devrimci mücadele içerisinde yer almış ve bu uğurda bedel ödemekten kaçınmayan bir kişiliktir. Onun bu yönünü ve devletin faşist yüzünü ön plana çıkarmak yerine Erdoğan’ın karalayıcı bir şekilde eşkıya tanımlamasını temel almak, Hrant’ın sadece ermeni kimliğini ortaya çıkarmak kadar yanlış bir tutumdur. Aynı zamanda sloganın en temel özelliği daha önce de ifade edildiği üzere siyasal bir  bakışı yansıtması ve kitleleri bu siyasal hedef doğrultusunda  bilinçlendirmesidir.

Bunun yerine popüler olanı öne çıkarmak, durum tespitinde yanılgı ihtimalini çoğalttığı gibi, kitleleri doğru yöne kanalize etme anlamında da işe yaramayan ve egemenlerin söylemlerine yedeklenen bir sürecin oluşmasına neden olacaktır.

Benzer bir şey de Hepimiz’li sloganların muhalif kesimlerin neredeyse tamamına sirayet etmiş olmasıdır. Bu anlamda “Hepimiz eşcinseliz” sloganından “Hepimiz Pitbull’uz” sloganına kadar eğreti bir muhalefet anlayışının giderek yaygınlaştığını görüyoruz. Eşcinsel’lere yapılan saldırılar tabiî ki devrimcilerin gündeminde de yer alır. Aynı şey hayvan hakları için de geçerlidir. Ancak bunun için tüm muhaliflerin bir şey olmasına gerek olmadığı gibi, aksine söz konusu saldırganlığın temel nedenlerini ele almanın sonuç alma anlamında daha verimli olacağını bilmemek de  safdillilik olacaktır.

Bazen niyet ne olursa olsun yanlışın üzeri örtülemez. Yine son günlerde AKP faşizmine karşı direnme sloganları sıkça duyulur oldu. Oysa bu işin abecesini  bilenler için bu tam bir saçmalıktır. Faşizm, tekelci sermayenin iktidar biçimidir ve bu hükümet değişikliği ile ortadan kaldırılamaz. Çünkü faşizm Türkiye’de kurumsal bir yapıya sahiptir. AKP faşizmi diye sloganlaştırılan aslında parlamentoda onun muadili olan CHP’nin kuyruğuna takılmaktan başka bir anlama gelmez.

Ülkedeki devletin yapılanması eylemi de söylemi de biçimlendirir. Burjuva anlamda bile olsa demokrasiden söz edilemeyen yerlerde mücadelenin dili de  sloganların dili de militanlaşmak zorundadır. Zorundadır diyoruz çünkü bu dili belirlemek tercih meselesi değildir. Nesnel koşullar mücadelenin dilini de yöntemini de tayin eden temel belirleyiciliğe sahiptir. Eğer ülkedeki faşizmi bir devlet biçimi olarak tanımlıyorsanız, ‘Kahrolsun Faşizm’ ya da ‘Faşizme Karşı Omuz Omuza’ sloganlarını öne çıkarmanız kadar doğal ve gerekli bir durum olamaz. Ancak ülkede faşizmi devlet biçimi olarak değil de sivil faşist hareketin iktidara gelmesi ile oluşacak yönetim biçimi olarak tarif ediyorsanız, burada faşizme geçit yok sloganı atmanız yalnızca bütünlük oluşturma açısından bir tutarlılığa sahiptir. İkinci durumdaki yönelime açıklık getirmek gerekirse, günümüzde MHP’nin iktidar olma olasılığı nasıl olsa zayıf gözüküyor. O halde faşizmin güncel bir sorun olmadığını, gelecek için bir olasılık olduğunu düşünerek faşizmi güncel ve temel bir sorun olarak algılamaya da gerek yoktur demek gerekiyor. Biraz daha ileriye götürürsek bu düşünceye göre, devrimin de anti-faşist bir niteliğe sahip olması temel ve öncelikli bir duruş olmaktan çıkıyor. İsterseniz sloganlarla devrimci program ilişkisini incelemeyi biraz daha sürdürelim. Bilindiği üzere devrimin bulunduğu aşama, programda temel belirleyicilerden biridir. Burjuva demokratik devrimlerini tamamlamış ülkelerde sosyalizmin programı, bu süreci tamamlayamamış ülkelerde ise  demokratik halk devriminin programı öne çıkar.

Bilindiği gibi, burjuvazinin önderliğinde gerçekleşen ulusal sınırların çizilmesi sırasında ulusal sorunlar kapitalizm sınırlılığında çözüme kavuşmuştu. Burjuvazi kendi sömürü alanlarını ulusal devlet sınırları ile çizerek kendine saha yaratmıştı. Bu süreçte sanayideki devrim sayılan gelişmeler, tarım kesiminde istihdam edilen nüfusu da kentlere kaydırarak işçileşmelerine yol açmıştı. Aynı süreç feodal üretim biçiminde eve kapatılan kadınları da ucuz emek kaynağı olarak sürecin içine dahil etmişti. Tüm bu gelişmeler nüfusu mülk sahipleri (patronlar) ve mülksüzler (işçiler) olarak ikiye böldü. Burada mülkiyetin işçilere geçmesi sorunu temel ve başat sorun olduğu için sosyalizm programını  savunarak yol almak gerekir.

Ancak sözünü  ettiğimiz ekonomik ve toplumsal gelişmeleri tamamlayamamış ülkelerin öncelikleri farklılaşmıştır. Konunun bu bölümünü yine Türkiye üzerinden konuşacak olursak; önümüzdeki süreci sosyalizm programıyla karşılamaya hazırlanan yapıların dili ile demokratik halk iktidarının programıyla kucaklamaya çalışan yapıların dilleri arasında da geniş bir açı oluşmaktadır. Kendi kaderini tayin edememiş ulusun varlığı, kadınların hala büyük oranda ikinci sınıf insan muamelesi gördüğü, tarım kesimindeki sorunların çarpık şekilde varlığını sürdürüyor oluşu ve en  önemlisi emperyalizme ekonomik, siyasi ve askeri olarak bağımlılığın  sürüyor oluşu devrim programını ve dayandığı dinamikleri hesaba katmayı  gerektiriyor.

Peki, program  farklılığı mücadele yöntemine ve çalışma tarzına nasıl yansımaktadır?

 Türkiye’nin sosyalist devrim aşamasında olduğunu ileri süren yapılanmaların çalışmaları da talepleri de işçi sınıfı sınırlılığında kalmaktadır. Bunun sebebi ise aslında çok basit. Sosyalizm, yalnızca işçi sınıfının talep edeceği bir aşamadır. Yedek güçler olarak tanımladığımız küçük burjuva sınıf ve katmanlar ise ara bir aşamadan geçmeksizin bu talebe ortak olmayacaktır. O halde salt işçi sınıfının talepleriyle iktidara yürüme çabası aynı zamanda cephe daraltma anlamına  ve devrimi bilinmez bir zamana erteleme anlamına gelmektedir.

Bu kesimlerin sloganlarına bakıldığında en çok göze çarpan mücadele yöntemi, grev olmaktadır. Adeta mücadele, sendikalizme hapsedilerek evrimci bir sürece terk edilmektedir. Oysa ki işçi sınıfının mücadelesi sendikal mücadeleyi aşan bir genişliğe sahiptir. Anımsanacak olursa Irak işgali sırasında bu arkadaşlar, şalteri indir işgali durdur gibi sloganları öne çıkarmışlardı. Greve yüklenen gereksiz ve aşırı anlamı burada açıklamayı dahi gereksiz görüyoruz. Emperyalizmin işgalci niteliğine karşı aktif savunma çizgisini öne çıkarmak ve örgütlemek devrimcilerin temel görevi olmalıydı. Kaldı ki günümüz koşullarında sendikal mücadeledeki mevzi kayıpları sonucu ekonomik kazanımlarda dahi grevin etki gücü tartışılır duruma gelmiştir. Buna rağmen hemen her durumda genel grev çağrısı yapmak ise örgütlülük seviyesiyle örtüşmeyen ve sınıfa değmeyen bir uçukluğu ifade etmektedir. Yanlış anlamanın önünü kesmek için belirtelim ki burada ne grevin önemsiz olduğunu ne devrimde greve gerek olmadığını söylemiyoruz. Mücadele yöntemlerinde zenginliğin yerine kısır döngülere dikkat çekmek istiyoruz.

Devrimcilerin temel görevlerinden biri de somut koşulların analizini yaparak uygun mücadele araç ve yöntemleri geliştirmektir. Kırk yıl boyunca ülkedeki ekonomik ve toplumsal alanda hiçbir şeyin değişmediğini düşünerek hareket etmeye çalışmak ve aynı dili kullanmak, boşa kürek çekmekten başka bir şeye  benzetilemez. Devrimci ahlak, bilimi teorik tespitlere uyarlamayı değil, bilimin ışığında düşünceyi gözden geçirmeyi gerektirir. Günümüz koşullarında süreci ne patron-ağa devletiyle ne de tüm olguları işçici  bir mantıkla açıklamak mümkün değildir. İşçi sınıfı ideolojisini  savunmak, sık sık işçiden söz ederek değil, somut ihtiyaçlara devrimci cevaplar üretmekle mümkündür.

Slogan zamanın ruhunu kavradığı oranda amacına ulaşır. Tarihsel süreç içerisinde mücadele yöntemlerinin zaman zaman öncelik sırasının değiştiği bilinen bir gerçektir. Mücadelenin seyri ve sınıflar dengesi bazen ekonomik talepleri bazen de toplumsal (demokratik) talepleri öne çıkartır. Ortamı  iyi koklayan bir yapı, bu durumu ıskalamaz tersine gereğini yerine  getirir.

Çünkü kitleleri hesaba katmayan bir öncülük iddiası, kelimenin tam anlamıyla yalnızca bir iddia olarak kalır. O nedenle devrimci önderlik, kitlelerin taleplerini ve örgütlülük seviyesini kavrayan ve  kitleleri üç adım değil bir adım öne sıçratmayı hedefler.

Konu bağlamında Sovyet deneyiminden örnek verecek olursak; 1917 Şubat devrimi sürecinde öne çıkan slogan ve söylemler daha geniş bir kapsayıcılığa sahipti. Ancak Çar devrilmiş ve yerine geçen geçici hükümet, işçi sınıfını saf dışı bırakmak istemekteydi. İşte bu noktada Lenin, ünlü Nisan Tezleri’ni yazdı ve Tüm iktidar Sovyetlere! sloganını haykırdı. Bu slogan işçi sınıfının iktidara yürüyüşünü  başlatan işaret fişeği olmuştur. Aslında örnek üzerinden anlatmaya çalıştığımız şey, devrimin hangi dinamiklere dayandığını dikkate almak kadar devrimde hangi aşamada olunduğunu da dikkate almak gerektiğidir.

Slogan, cesareti de çıkış yolunu da kitlelere gösterebildiği oranda işlevlidir. Mücadelenin dönemsel olan yanıyla stratejik olan yanı birbiriyle çelişmemeli, tam tersine birbirini besleyerek büyütmelidir. Güncel olan sorunların içine hapsolmak düzeniçileşme tehlikesini, yalnızca stratejik olan uzun erimli mücadelenin dilini kullanmak ise kitlelerden kopukluğu beraberinde getirebilir. İşte bu nedenle yakın ve uzak amaçlar diyalektik bir bütünlük içinde ele alınmalı, kitlelerin mutfakları da hayalleri de aynı  kulvarda buluşmalıdır.

Gerçek somut olandır ve slogan da gerçeğin şiirsel ve coşkulu anlatımı olduğunda amacına ulaşır. Yine sıkça rastlanılan bir durumdur ki cesaret ve kararlılık yaratması gereken sloganlar, adeta acziyet üretmektedir. “AKP zammını al başına çal” diye seslenmek memnuniyetsizliğin ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Devrimci slogan, itiraz etmeyi de protesto mantığını da aşan isyancı bir dildir. Sosyal konulardaki bozulma önce dile yansırmış. Aslında dildeki bozulma ve çaresizlik biraz da beyindekilerin  yansımasıdır.

İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerin bugüne kadar biriktirdiği deneyim ve söylemler elbette ki yol gösterici bir kılavuz olmaya devam etmektedir. Ancak, emek düşmanı güçlerin geldiği nokta ve yeni saldırı yöntemleri iyi incelenerek yeni mücadele araç ve yöntemleri geliştirmek de bir zorunluluk olarak karşımızda duruyor. Mesela, taşeronlaşmanın neredeyse her yeri sardığı, güvenceli çalışmanın bitirildiği, sendikasızlaştırmanın son noktaya geldiği kısacası patronun dizginsiz salsırısıyla işçinin esir alındığı günümüz koşullarının mücadele biçimi ne olmalıdır? Grev yapmanın neredeyse imkansız hale geldiği nokta, belki de makine kırıcılıktan öğrenerek daha nitelikli bir deneyime imza atmayı gerektirmektedir. Tarım kesiminde köylülüğün uluslararası tekellerin insafına terk edildiği günümüzde, kooperatif tarzı örgütlenmeyi mi önereceğiz yoksa köylülüğün hayatına dokunmayan soyutlukta sloganlar mı atacağız? Bir bütün halinde halkların ablukaya alındığı şu koşullarda parçalı alan çalışmaları ile patinaj yapmaya  devam mı edeceğiz yoksa bütünlüklü bir mücadele programında muhalefeti birleştirme çabasına mı girişeceğiz? Çoğaltılabilecek bu sorunlara verilecek tutarlı cevaplar dilin ve pratiğin önünü de açacaktır.

Daha önce dergi  sayfalarımızda yer verdiğimiz bir mücadele deneyimini anımsamakta yarar var: Ankara Teknik Eğitim Fakültesi, faşist işgal altındayken tüm sol güçler boykot kararı almışlardı ve okula gidilmiyordu. Ancak bu durum daha çok faşistlerin işine yaramaktaydı. Sonrasında Devrimci Yol’un kurucuları olan kadrolar, bu yanlış eylem biçimini fark eder ve eğiti m hakkı engellenemez, faşist işgal dağıtılacak sloganıyla çatışarak okula girerler. Ağır bedeller ödenerek yürütülen mücadeleye, diğer sol grupların tamamı boykot kırıcılığı üzerinden zehir zemberek eleştiriler dile getirmişti. Ancak Dev Genç’liler, işgali  kırmakla kalmayıp bir sonraki öğrenci derneği seçimlerini de kazanmışlardı.

Bu örnekteki boykot tutumu literatürde yeri olan ancak somut durumda ilerletici yanı bulunmayan bir eylem biçimiydi. Boykot, söylemde keskin ama fiiliyatta bedel ödemeyi gerektirmeyen bir durumu  ifade ediyordu.

80 öncesi süreçte Türkiye’deki sol grupların tamamına yakını uluslararası sosyalist hareketin tartışma konularına gömülüp kendine Kabeler arayarak kamplaşmışlardı. İşte biz bu noktada ayaklarını ülke topraklarına basarak yol alan bir hareketin temsilcileriyiz. Herkesin benimsediği sosyalist ülkenin radyolarını dinlediği bir ortamda biz, halkı dinlemeyi ve halktan öğrenerek öncülük etmeyi rehber edinmiştik. Bu yüzden direniş komitelerini, iş yeri komite  ve konseylerini, Fatsa deneyimlerini yaratabildik. Yöntem, yüzümüzü halka dönüp, halkın ihtiyaçlarına devrimci çözümler üretmekten geçiyor.

Slogan ve yöntemdeki kısırlık/yüzeysellik, aslında mevcut durumun kavrayışındaki eksikliğin dışavurumudur. Bu eksikliği kavramayan bir duruşun, siyasal iktidara geri adımlar attırması da kitleleri coşkulu bir mücadeleye çekmesi de mümkün değildir. Geçmişi sahiplenmek, bugünü ve geleceği kavramakta tembellik hakkı vermemelidir. Devrimciler birikimleri sahiplenirken yaratıcılıklarını bir kenara koyarak yol alamazlar. Bu yolda yürüyenler, Spartaküs’ten Paris Komünü’ne, Pir Sultan’dan Mahir Çayan’a devredilen tarihin merdivenine bir basamak daha döşemekle yükümlü olduğunu  unutmamalıdır.

DEVRİMCİ HAREKET

Sayı 37 (Ağustos – Ekim 2012)