Tarımda Köleleşme ve Irgatlaşmayı Durdurmanın Yolu ABD ve AB Emperyalizmini Doğru Anlayabilmekten ve Örgütlenebilmekten Geçer

Dünya’nın sınırları, insanlık için, kapitalizm ve emperyalizm tarafından zorlanarak giderek küçültülüyor. İşsizlik, açlık ve evsizlik artarken; proleterleşmek, bedelleri giderek ağırlaşan bir kimliğe dönüşüyor. Diğer yandan da bölüşüm ve paylaşım savaşları, sömürücü egemen güçler tarafından, gizli veya açık işgallerle sürdürülüyor. Küreselleşme vurgusu ile gizlenen ve teknolojinin üretim ve bilgisini saklayarak bir çeşit parça başı ortaklığa zorlanan ve gözü geri bıraktırılmışlıkla korkutulan ülkeler bir birlik etrafında toplanmaya başladı. Adı ne olursa olsun bu birlik emperyalizmdir ve halklardan yana değildir.

Her birliğin, birlikte hareketin ilkeleri, şekli ve sonuçları vardır. İnsanlığın yaşam alanlarına, üretim yerlerine, istihdama; bir halkın yaşam damarını oluşturan paylaşım ve değerlerine el koymanın ise ilkelerle, ortaklaşma disipliniyle açıklanır bir yanı yoktur. İlkeleri; haksızlığı büyütmek ve paylaşım savaşlarını geliştirmek olanlar, hiçbir zaman el koydukları halkların geleceğini düşünmezler.

Onların biçimsel de olsa verdikleri demokratik, hukuksal görüntü, el koydukları artı-değerin bir bölümünü “sus payı olarak” kendi halklarına aktarma zorunda kalmalarıyla da ilintilidir.

Kendilerini tehdit altında hissettiklerinde ise kendi ürettikleri kanun ve hukuk kurallarını da hiçe saymaktan bir an bile geri durmazlar. Çok kısa bir süre önce okuduğumuz haberleri hatırlayalım: bir kadına işsizlik parası ödememek için “ genelevde çalış diyen bunlar değil mi; ya da farklı bir semte taşınmak isteyen Afrika uyruklu vatandaşlarına o semtin renk dengesini bozduğunu söyleyerek izin vermeyen; ya da Paris’in arka sokaklarını savaş alanına çevirmekten korkmadan yoksullara rengi ve dini nedeniyle yargısız infaz yapan bunlar değil mi? Sonra da Cumhurbaşkanlarının ağzı ile bunu, küreselleşmenin tehditkar sonuçlarından biri olarak açıklayıp birbirlerini daha önlemli ve acımasız olmak için uyaran da yine aynı kesimlerdir.

Kapitalizm, emperyalizm ya da tekelleşmiş, yenilenmiş haliyle sömürüyü ortaklaştıran ve yeniden biçimleyen AB, ABD; doğaya ve insana yönelik yıkıcı ve bozucu çabalar sonrasında ülkelerin can damarlarına kurulup oturma koşullarına sahip oluyorlar. Dünya da devrimini yapmış ülkelerde yaşanan çözülmenin emperyalizme karşı direnç noktalarını zayıf düşürmesi, kapitalizm ve tekellerin işini konjonktürel de olsa kolaylaştırmış, saldırıda daha cüretkar kılmıştır. İletişim teknolojisinin ulaştığı boyut, dünyanın gelişmeleri aynı anda öğrenmesini sağladığı gibi egemen dünya görüşünün etkilerini de yaygınlaştırıyor.

Ülkemizde ise, emperyalizmin bugüne kadarki tüm tahakküm ve baskılarına, “AB’nin standartları” eklenmekte, uluslararası tekeller önündeki tüm engelleri kaldıran düzenlemeler, demokratikleşme” yalanı eşliğinde, hızla gerçekleşmektedir. AB’ye yönelik yanılgının solda da küçümsenmeyecek boyutlarda yer bulması, mücadeleyi de araç ve yöntemleri de zaafa uğratmaktadır. Bu durum, bağımsız siyasal örgütlenmelerin önderliğini her zamankinden daha çok ihtiyaç haline getirmiştir.

Gerçekten çözüm üretebilmek, “sorun çözücü” olmak, Marksizm’in rehberliğinde de üretilen doğruların uygulanmasında da ısrarcı olmayı gerektiriyor. Bu gün en büyük eksiklik doğru çözümler üretebilme yeteneğine sahip devrimcilerin alanları boş bırakmasından doğmaktadır. Bu alanlardan biri de, ekilir/verimli toprakların çokluğundan ve barındırdığı nüfus yoğunluğundan dolayı, tarımdır. Fabrikaların ve şehirleşmenin tersine, tarım alanı parçalıdır; üretimde aile işliği yoğunluktadır ve resmi ideolojinin etkisi altındadır.

Tarım alanında yaşananları, emperyalizm ve AB faktörlerinden soyutlamadan yorumladığımızda, işsizlik potansiyelini ve tekelleşme tehdidini daha net biçimde görebiliriz. Tarım kanunu adeta bu alanın talanı için özel olarak düzenlenmiştir. Tarım kanununun; tarım politikalarını içeren bölümüne baktığımızda, tarımsal üretim ve kalkınmaya bütüncül yaklaşımı, uluslararası taahhütlere uyumun izlediğini, özel sektörün rolünün arttırılmasının da özellikle belirtildiğini görürüz. Tarım politikalarının öncelikleri sıralanırken de, tarım arazilerini toplulaştırma ve kullanım planının yapılması ile Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde tarımsal piyasaların düzenlenmesi için gerekli çalışmaların yapılması, özellikle ve açıkça belirtilmiştir.

Ülkemizin tüm kaynakları üzerinde başlayan yağmanın, tarım alanında kanunlaşarak karşımız a çıkması yeni bir olgu değildir. Uzun zamandır, dikkatleri gündemden uzaklaştırarak, emekçinin/üretenin zararına birçok kanunun yasalaşması sağlanmıştır.

1919’da başlayan Kurtuluş Savaşı, açık işgali sonlandırmış ancak kurtuluşu başaramamıştır. Savaştan sonra feodal zenginler hızlı ve çarpık bir işbirliğine girerek yeniden yapılanmayı başlatmış ve kapitalizmin ilk nüveleri feodalizm bağrında doğum sancılarına başlamıştır. İzmir İktisat Kongresinin konuşmacısı olan Mustafa Kemal, ulusal burjuvazi ile sanayi ve teknolojinin önemini vurgulamış, ülke içinde gelişmenin yönünü de bilinçli bir tercihle işaret ederek göstermiştir. Devlet desteği, bu tercihi kuvvetlendirmek ve güçlü bir hale getirmek için kullanılmıştır. İktisadi devlet politikaları hakkında, yolgöstericilerin olduğu ve bunların katkı görerek devletle birlikte güçlenme potansiyelini çok iyi gördükleri bir gerçektir. Savaştan çıkmış bir ülkenin o koşullarda belli bir toparlanma yaşamak için yönelebileceği en verimli alan topraklar, dolayısıyla tarımdı. Artı-değeri arttırıp zenginleşmenin yönteminin başlangıcında tarım arazileri yer almaktadır. O günlerde ülkede çekilen fotoğrafta, insan emeğine dayalı işlik esası ile çalışan, istihdama yönelik atölye tipi üretim merkezlerinin oluşturulması ve teknoloji ihracı yer almaya başlamıştır.

Hemen herkes, öğrencilik yıllarında gördüğü “Atatürk” fotoğraflarından birini anımsamakta güçlük çekmeyecektir. Mustafa Kemal, traktörün üstünde gülümsemekte, heyecanlı bir yüz ifadesi ile medeni olabilmenin, kalkınmanın yollarını göstermekte; çiftçiye, daha çok çalışmasının, teknolojik yararla bütünleşmesinin gereğini işaret etmektedir. O resimle artık kendisi de “Kurtuluş Savaşı’nı kazanmış komutan” olma özelliğini yitirmiş, siyasal araçlardan biri haline dönüşmüştür. Giydiği köylü şapkası, bir dönemin belirleyici kimliği halini almış ve egemen olanların iktidarlarını her tehlikede gördüklerinde, sistemi korumaya yönelik taraflı bir güç aracına dönüşerek kullanılmış, bir sembolden çok daha fazla nitelik kazanmıştır.

Burjuvazinin ve biriken artı-değerin ulusal niteliklerini korumaya devam ettiği süreç o dönemdeki dünya konjonktürü ile değerlendirilmelidir. Ulusal politikalar tüm yapılanma, yönlendirme özelliklerini M.Kemal’in döneminin sona ermesiyle birlikte, dünyadaki gelişmeler göz önüne alınarak biçimlendirilmişlerdir. İnönü cumhurbaşkanlığı ile birlikte yokluklar dönemi olarak anlatılan süreç, kapitalist politikaların krizi ve belirleyiciliği olarak tarif edilecektir. Dünya Kapitalist ülkeleri de bir kez daha ulusal sınırları yeterli görmez ve emperyalist yayılmacı gücü ile bunalımını aşmak üzere açık işgal politikalarını gündeme getirir. Bu zorbalık uzun sürecek, fakat Türkiye savaşa katılmamak için direnecektir. Bu direnç, çeşitli yaptırımlarla ve bedellerle karşılık bulur. Ulusal güç ve teknolojik gereklilik öne çıkarılarak ve köylülük yedeklenerek kapitalist politikalar dayatılır.

Marks’ın sınıflar tahlilinde yaptığı saptama gerçek oluyor ve feodalizmin temsilciliğini yapan köylülük kendi bağrında burjuvaziyi ve onun egemenlik ilişkilerini doğuruyordu. Menderes, yaptığı atakla aslında arkasına aldığı ve gücünü kullandığı halkın değil, burjuvazinin temsilciliğini üstlenmişti. O günlerde doğan çocukların adı Nato , Marshall ( marşal ) planıdır. Özellikle tarım alanına yönelik yardımlar ve teknolojik ilerlemenin ifadesi olan ferguson traktörleri, iş bankası kredileri ile cazip hale getirilmiş ülkenin emperyalizme, çiftçinin oluşmakta olan kapitalizme borçlanma süreci böylece başlamıştır.

Bu gelişmeler Türkiye genelini kapsarken, dünyadaki gelişmeler de ülkeyi daha büyük bir hedef haline getirmeye yetmiştir. SSCB, yenilmeden çıktığı savaş sonrasında, sosyalizmin geliştiği ve çevre ülkeleri etkilediği bir merkez haline dönüşmüştür. Bu merkezin etkisiz hale getirilmesinin yolu, kapitalist kuşatmada görülmüş ve destek politikaları buna göre belirlenir olmuştur. Söz konusu politikalar, uzun süre geri ödeme zorunluluğu olmayan kredilerde ifadesini bulur. Bir yandan köylülük desteklenir, diğer yandan da yan sanayi üreten fabrikalar kurulmaya ve geliştirilmeye çalışılır. Burada görülmesi gereken, teknolojiyi üreten bilginin değil, her gün değişip gelişen ve bu yüzden eskime potansiyeli olan teknolojik ürünün aktarıldığı ve bugünün politikalarının o günden hesap edildiğidir. Kapitalizm ve emperyalizm, varlığının devamı için bu hesabı yapmak zorundadır. Bu nedenle “ yeni dünya düzeni”nde az gelişmiş ülkelerle, emperyalist-kapitalist ülkeler arasındaki farkın kapanması da mümkün değildir. Yeni uluslararası iş bölümüne göre, eski sömürgelere göreli az gelişmişlik ve teknolojik geri kalmışlık düşüyordu. Artık ticari alandaki eşitsiz değişim ve sanayi alanında doğrudan çok uluslu şirketlerin kar transferi, gelişme için gerekli olan ekonomik artığın önemli bir kısmını götürüyordu. Üstelik çok uluslu şirketler, devlet (çoğu zaman ordu) ve yerli kapitalistler arasında oluşan ortaklıklar, ülkenin karar mekanizmalarını, çok uluslu şirketlerin çıkarlarına öncelik tanıyan bir biçimde belirliyordu. Böylece, siyasal bağımsızlığın içi, ekonomik bağımlılık yoluyla giderek boşaltılıyor ve Yeni dünya düzeninin, yeni sömürgecilik ilişkilerine başarıyla devam edebilme şansı arttırılıyordu.

Kapitalizmin, 2. Yeniden Paylaşım Savaşı’nı izleyen istikrarlı büyüme dönemi, 1970′ lerde metropollerde başlayan krizle sona erdi. Kriz, çok uluslu şirketlerin uluslararası yatırımlarına ivme kazandırdı; bu süreç, daha çok dış kredi verilerek desteklendi. 1970’lerde birçok az gelişmiş ülkede sanayileşme süreci giderek hızlandı, ancak aynı oranda da ekonomik istikrarsızlık arttı; ülke ekonomileri dış kaynak(borç ve yardım) olmaksızın işleyemez duruma geldi. Ülkemizde de ifadesini, ” 70 sente muhtacız ” sözüyle buldu.

Ülkemiz, 1980’li yıllara şiddetli bir borç krizi ile girerken; uluslararası mali sermaye, bu borçlanma-borç verme işlemleri sürecine, uluslararası borç piyasalarını denetleyebilecek biçimde güçlenerek girdi. 1970’ler boyunca mali sermayenin, az gelişmiş ülkeleri serbestleştirme, özelleştirme, dünya ekonomisine açma politikaları da, dünya ekonomisini düzenleyen IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarda egemen duruma gelmişti. Bu kuruluşların borç krizine tepkileri de, çıkarlarına uygun olarak oluşturulan “yapısal uyum programları” oldu . 1980’lerden günümüze kadar bizim gibi ülkelere, borçlarının yeniden görüşülmesinin ön koşulu olarak, ekonomilerinin ve siyasal ilişkilerinin yönetilme biçimine dair, kendi dışlarındaki merkezlerde (Washington, Wall Street , IMF, Dünya Bankası) oluşturulan reçeteler dayatıldı.

Bunun uygulanması için ülke içinde, bir potansiyel çıkar işbirliği sağlanan yerli tekeller ve siyasal erkler yaratıldı.

Bu olguya bir de emperyalist ülkelerin mal ihracı yönünden bakmak gerekiyor. 1970′ lere kadar emperyalist ülkeler, genellikle sanayi malı ve mali sermaye ihracatçısı, hammadde ve tarım ürünleri ithalatçısı idiler. Emperyalist ülkeler, geliştirip uyguladıkları yeni teknolojilerle (makine, kimyasallar ve biyoteknoloji ) birlikte her türlü destekleme aracını da sonuna dek kullanarak tarımsal üretimlerini olağanüstü arttırdılar. Böylelikle hem gıda, hem de sanayi hammaddesi açıklarını hızla kapattılar. Önce kendi kendilerine yeterli hale geldiler, sonra da üretim fazlaları oluşmaya başladı. Ancak bu stoklar için pazar bulmak gerekiyordu. İşte tam da bu nedenden dolayı az gelişmiş ülkelerin tarımsal kaynaklarını çökertmek ve pazarlarını ele geçirmek için bir saldırı programı başlattılar. Bu saldırı 1980’li yılların başlarında borç krizine sürüklenen Afrika, Latin Amerika ve Asya’da bir çok az gelişmiş ülkeye dayatılan “yapısal uyum programları” ile gerçekleşti. Bizim ülkemizde ise bu, daha gelişkin ve istekli bir programla uygulanmaya devam ediyor.

Emperyalistlerin az gelişmiş ülkelerde tarıma yönelik programlarının iki ana hedefi vardır:

  1. Ülkelerin gereksinmelerine ve toprak ve iklim gibi ekolojik koşullarına göre biçimlenmiş geleneksel tarımı çökerterek ülke ekonomisini, tarımı uluslar arası tekellere bağımlı kılmak.

  1. Doğrudan toprak kiralayarak ya da satın alarak söz konusu ülkelerdeki tarım ve hayvancılığı uluslar arası tekellerin en çok kar edeceği hale getirmek . Ülkemizde bu iki olguda yaşanmaktadır; uygulama biçiminin şimdiki adı ise tarım reformudur..

Tarım reformunun ana başlıklarına da kısaca bakmakta yarar var. Bu program, uluslararası sermayenin resmi kurumları İMF ve Dünya Bankası tarafından dayatılmaktadır. Program; ticaretin serbestleştirilmesi, tahıl piyasalarının kuralsızlaştırılması, tarım girdilerine uygulanan sübvansiyonların kaldırılması, tarıma yönelik düşük faizli kredilere son verilmesi, ülkenin geleneksel üretim deseninin gıda üretiminden ihracata dönük ticari tarım ürünlerine yönlendirilmesi, tarım hizmetlerinin özelleştirilmesi, kamu arazilerinin özelleştirilmesi, vb. uygulamalardan oluşuyor. Bu program gereğince ülkemiz, iç piyasasını dünya ekonomisine yani gıda malları ithalatına ve tarım alanlarını da yabancı yatırıma açtı. Artık ülkemizde pamuk ve tütün, kotalarla izin verildiği kadar üretilmekte, alım yapılmamakta ya da sadece borsalarda yerli tekeller tarafından alınmaktadır. Bu tekeller de aldıkları ürünü kullanamamaktan, biriktirmekten ve zarar etmekten şikayetçiler. Bu, sermayenin tarım alanlarında da uluslararasılaştığının ve yeni bir uluslararası işbölümünün göstergesidir. Emperyalist ülkelerde verimliliği yüksek ve devlet tarafından desteklenen hayvancılık ve tarım ürünlerinin az gelişmiş ülkelerin piyasalarına, ithalat serbestisi ile girmesi tam bir damping etkisi yaptı; hatta yeni tüketim normları yerleşti. Bunun en çarpıcı örneğini getirtilen Hollanda inekleri oluşturdu.

Geldiklerinde yerli ineklere göre süt kapasitesi bir hayli yüksekti. Verim artmış ve sahip olunması bir ayrıcalık ve zenginleşme sebebi olmuştu. Hemen ardından bu artan üretime paralel, süt tüketimini arttıran reklamlar ve bilimsel içerikli çalışmalarla sütün yararlarını anlatan kampanyalar, programlar gündeme geldi. Artan üretim yerli tekellerce fabrikalarda pastörize edildi ve yerli süt ve yoğurt üreticisi yok edildi. Yerli inek üreticisi de , yerli süt üreticisi de bu rekabete dayanamadı. Bu gelişmeye paralel çok uluslu şirketler, küresel stratejilerinin bir parçası olarak düşük ücret alanlarına kayarken; tarım sektöründe, az gelişmiş ülkelerde yapılan yatırımlar, ihracatı teşvik tedbirleri ile birleşerek tarımsal üretimin şeklini değiştirmeye başladı.

Bilimsel dayanaktan yoksun beslenen, kırlarda doğal olarak otlayan ineklerin yerini alan yabancı ineklere beslenme programı uygulanıyor, eğer beslenme şekillerinde bir değişiklik olursa yerli ineklerden bir farkı kalmıyordu. Böylece ilk başta bir zenginleşme aracı olarak gündeme gelen yabancı sermaye inekleri giderek olanakları doğru sunan tekelleşmiş zenginlerin üretim kapsamına dahil oldu. Sonuçta, az gelişmiş ülkeler eskiden birer tahıl ambarı iken kendi kendilerini beslemekten aciz bir duruma gelerek net gıda maddeleri ithalatçısı olmaya başladılar. Bu sırada tarım, temel gıda maddeleri üreticiliğinden ve ulusal bir politika konusu olmaktan çıkıp küresel sanayiye girdi üretir hale geldi. Böylelikle ulusal beslenme sorunu, yerel üreticinin ve iradesinin elinden alınarak, yerli tekellerle işbirliğinde uluslararası tekellerin eliyle dünya ekonomisinin fiyat dalgalanmalarının ve çok uluslu şirketlerin sermaye birikim stratejilerinin insafına terk edildi. Ağırlıklı olarak tarıma dayalı ülkelerde IMF politikaları tam anlamıyla yıkıma yol açtı. Bir çok araştırmacı 1980-90′ lar dan beri kronik hale gelen açlık sorununun arkasında doğal nedenlerden çok, IMF politikalarının ülke tarımını ve hayvancılığını, dünya fiyatlarına bağımlı kılarak, yeni bir uluslararası iş bölümü çerçevesinde hem tarımı hem de doğal çevreyi tahrip etmesinin yattığını ortaya koydular. Ülkemiz genelinde tarım sektöründe çalan tehlike çanları artık duyulmalı ve önlem alınmalıdır.

Öyleyse ne yapmalı; bunu kimler nasıl başarır?

  1. Ülkemizde tarım, zor bir dönemeçten geçmektedir ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Kırsal kesimde gözlem ve doğruları söylemek tek başına sonuç doğurmamaktadır. Zaten birebir yaşayan tarım çalışanları/ köylülük, içinde bulunduğu koşulları ve gidilen yeri, “sürece dışarıdan bakanlardan” daha iyi bilmektedir. Bu gün yapılması gereken, kendiliğinden tepki oluşmasını beklemeden bilinçli bir tarz yaratmak ve devrimci bakış açısıyla bu alana müdahale edip örgütlü hale getirmektir.

  1. Ülkemizde tarım sektörüne bakıldığında; sağlık, eğitim, sosyal hizmetler ve kültürel faaliyetlerden en az pay alan kesim olduğu görülür. Böyle bir kesimin AB masalından veya serbest dolaşım hakkından etkilenme(aldatılma) olasılığı zayıf değildir. Genellikle bilgi kaynakları, resmi ideoloji ve yayın organlarıdır. Devrimci yapıların örgütlülüğü ise, henüz bu tür bir yapılanmayı örgütleme gücünden yoksun görünüyor. Bunda, tarımdan geçinenler paydasında bulunanların dağınık bir yerleşim biçimi göstermesi ve küçük köyler halinde bulunmasının da payı vardır. Fakat ne örgütlülüğün yetersizliği ne iletişim araçlarının olmayışı ne de dağınık yerleşim biçimine sahip olmaları oturup beklemeyi gerektirmiyor. Bir uçtan başlanmalı, ulaşılan her yer ve bölge örgütlülükle sarılmalı; her kesim, sorunlarına çözümler üretir hale getirilmelidir.

Bazı görevlerin yerine getirilmesi için, sanıldığının aksine, dört başı mamur bir örgütlülük şart değildir. Doğru siyasal öngörü ve irade, doğru bir örgütlenmeyi süreç içinde oluşturur. Buna, muhatap olunan halk kesimlerinin kendisi ile birlikte karar verilmeli ve siyasallaştırılarak bilinçli tavır koymaları sağlanmalıdır. Tarım kesiminin ve köylülüğün olduğu gibi bırakılması, onların kendilerine güvensizliğinden beslenen sağ kesimi ve politikalarını güçlendirmekte ve tepkinin iktidara akan kanallarda tüketilmesini beraberinde getirmektedir.

  1. Tarım kesiminde ilk alınacak önlemler arasında toprak ve tohumun elden çıkarılmaması olmalıdır. Altın değerinde olduğu ve üretimde kaliteyi arttırdığı söylenen hibrit tohum ; domates, biber, patlıcan, darı gibi ürünlerde üstün tohum işlemi görmektedir. Bir ikinci dölü olmayan ve kendi kendine intihar eden tohum, herhangi bir ambargoda ülkemizi açlık sınırına götürecek kadar büyük bir tehlikedir. Çünkü üretimin büyük bir kısmı bu tohumla yapılmaktadır. Bu tohumlar aynı zamanda ekildikleri toprağın da verimini düşürmekte, ürün çeşitliliğini engellemektedir.

  1. İlk okullarda okutulan, ülkemizin kendi kendine yetebilen yedi ülkeden biri olduğu iddiası artık gerçeklikten bir hayli uzaktır. Ürün çeşitliliğine vurulan darbe, izin verilen alanlarda üretim dayatması ve üretim alanlarının tekellerin eline geçmesi (uluslar arası tekellere paylaştırılması) nasıl bir AB ve ABD işgali sonucuysa; işsizlik ve açlık da aynı işgalin sonucu olarak giderek doğallaşacak; eskiden toprağı olan köylü kendi toprağında giderek ırgatlaşacaktır. Şimdiye kadar aile işliği, birlikte üretim ve gizli bir istihdam potansiyeli olan tarım alanları binlerce işsizi açığa çıkaracaktır.

  1. Tarım alanı, teknolojik değerlendirmeleri de yapılarak; “verim”in anlamını doğru algılayan; pazarlama, dağıtım, ürün değişikliği ve birlikte üretim planlaması yapabilen bir konuma gelinmelidir. Bugün bu gerçekleri işaret ederek çözüm önerileri saptanmaz ve birlikte çalışılmazsa, her kesim kendi örgütlü gücünü yaratıp o güçle birlikte üretim yapamazsa ve o üretimi siyasal sonuçlar alabilecek hale getiremezse başarısız olacaktır.

  1. Tarım ve turizm arasındaki doğrusal bağ hiç değerlendirilmemiştir. Bugün sadece ekolojik toplum savunuculuğu yapan birkaç birlik bu anlamda çalışma yapmaktadır. Gerçekte ise, tarım alanlarında şehir yaşamının bıkkınlığı dinlendirilebilir ve paket programlarla, o alanlarda yaşama karşılığı bir iş gücü ve turizm girdisi sağlanabilir.

  1. Ekolojik tarım bir çok küçük alanda, bireysel tüketim bahçelerinde uygulanırken; bunun dünya ölçeğindeki değeri fark edilmemiştir. Bu geliştirilebilir ve dünya insanlığının karşı karşıya kaldığı hormonlu saldırı ve virüsleşmiş hastalıklar konusunda bir atılım ve dönüşüm sağlanabilir.

  1. Çölleşmeye doğru hızla giden ülkemiz toprak yapısı köy-kent birliğini sağlayacak şekilde bir değerlendirme ve birlikte çalışma yöntemi yaratacak şekilde projelendirilebilir. Çünkü ürün ve toprak mülkiyeti bugüne dek genellikle bireysel kazanç ölçeğinde değerlendirilmiş, sürekli kamusal ürün projesi akıllardan uzak tutulmuştur. Bu amaçlı yaratılmış kooperatiflere bile tahammül edilmemiş, birkaç başarılı örnek de tekelleştirilerek kapitalist üretim zincirinin rekabetçi politikalarına kurban edilmiş, gözlerden uzak tutulmuştur.

  1. Maliyeti yüksek araç, alet ve sistemler; verimli, ihtiyaç kadar, zaman planlaması da yapılarak kullanılmamış, ortak kullanımın önü kapanmış, bu da tarım kesiminin aynı zamanda teknolojik atık ambarı haline gelmesine; güç, enerji, teknoloji kullanımının küçük topraklarda yüksek maliyetler doğurup aynı zamanda tüketimi arttırarak kazanılanın da kaybedilmesine sebep olmuş; baştan ipotek koşullarını yaratmış; yenilgi, kader haline getirilmiştir.

Sıraladığımız bu önlemleri almak ve tarımı yeniden kendi kendine yetebilir, üretken hale getirmek hiç de zor değildir. Uygun üretim modellerinin yaratılması, kendine güvenin oluşturulması ve yardımlaşmanın hedefine büyüme koşullarının konması sadece istemeye ve yapmaya bağlıdır. Bunu da örgütlülüğü hazır olsun ya da olmasın, yaşananları doğru olarak görebilenler, yani devrimciler yapabilir. Bazen “kervan yolda da düzülür” ve bilinçli tercihlerle hazırlanmayı bekleyenlerden daha güzel yürür. Devlet; politikaları ile emperyalizmin ve emperyalist tekellerle işbirliği içinde olan yerli tekellerin emrinde olduğunu, onların faşist devleti olduğunu göstermiştir. Devlet çare değildir, devlet aygıtının üstünde at binen AKP hükümeti de tüm gücü ile tekelleşmeye hizmet edeceğini her uygulaması ile göstermiştir. Tarım, emperyalizmin hedefine koyduğu alanlardan biridir.

Sayı 20 (Şubat – Nisan 2006)