Tehdidin Kaynağı ve Sınıfsal Duruş

Ankara’daki katliam sonrasında, ortalık gibi fikri dünya da toz-duman içinde. Nedenlere, sonuçlara, çözümlere dair birbiriyle uyuşmayan, mantıklı-mantıksız veya manipülasyon amaçlı pek çok fikir uçuşuyor. Bu tür süreçlerde yaşananların psikolojik ve duygusal yansımaları olur. Bunlar normaldir, ancak var olan tabloyu sağlıklı okuyabilmeyi güçleştirir. Bir çırpıda bu düzenden ve temsilcilerinden, dolayısıyla kan emicilerden ve zorbalardan kurtulma isteği, katliam sonrasındaki duygularımıza ve psikolojimize uygun düşüyor. Ancak bir çırpıda kurtulmak gerçekçi değil ve özgürlüğe salt isteyerek, temenni ederek ulaşılmaz. Hatta salt bu noktada kalındığında, acı giderek çaresizlik eşliğinde yaşanır. Tekrarlar, çözümsüzlük hissini besler. Bu nedenle neden-sonuç ilişkisi kurmak, tehdidin kaynağını doğru tespit etmek; doğru yerde saf tutmak ve sonuç alıcı mücadele yürütebilmek açısından tayin edici önemdedir.

Elbette böylesi katliamlar yaşamamak için acilen ne yapılması gerektiği önemli ve önceliklidir. Ne var ki tuzak tam da burada yatıyor. Birincisi, böyle bir sihirli değnek yok. İkincisi mesele/tehdit sanıldığı gibi Erdoğan’dan veya AKP’den ibaret değil. Suriye’de, Irak’ta yıllardır bu tür katliamlar yapılıyor. Bunları salt IŞİD’le IŞİD’i salt dar bağlamdaki örgütsel yapısıyla açıklamak, asıl aktörlerin rolünü görebilmeyi olanaksız kılar. Katliamları engellemek için yollarda “sakallı tipler” aramaya başlarız.

Salt tetikçiye yani ilk görülen veya gösterilen nedene yoğunlaşıldığında, gerçek neden gölgede kalır ve hatta sorumlularla beraber sürece çözüm arama gibi sınıfsal duruşu belirsiz kılan ihtimaller belirir. Bu nedenle örneğin “IŞİD” demek, hatta “Saray” demek tek başına yetmez. Ortadoğu’yu emperyalizmden, AKP’yi Türkiye oligarşisinden ve faşizmden bağımsız düşünemeyiz.

Kriz dönemlerinde sermaye, sınıfsal niteliklerinin en çıplak biçimiyle sahneye çıkar; gecikmemek, engellenmemek için her yola başvurur, tahammülsüz davranır. Bu yolda egemenler için iktidarlar bir aparat, mekanik bir mekanizma, insan ise değeri olmayan bir araçtır. İnsan canı dahil her şey kâra, çıkara tahvil edilir. Kaç kişinin öldüğü veya nasıl öldüğü değil, ne işe yaradığı önemsenir.

Bu süreçte devrimcilerin duruşu, olup biteni doğru okumak ve çıkışı doğru yerde aramak açısından büyük önem taşır. Devrimciler de birer insandır; canı yanar, üzülür, öfkelenir ama sıradan insan gibi tepki veremez. Örneğin bir bakanın veya başbakanın yalan söylemesi veya AKP’nin sorumluluğu reddetmesi karşısında şaşkınlık geçiremez. Onlardan tutarlılık beklemek yerine, yalanlarının, duruşlarının arka planını okumaya çalışır.

Devrimcilerin, sistemi ve işleyişini teşhir etmek, örneğin HES’lere veya Kentsel Dönüşüm’e içerilmiş haldeki sermaye çıkarını da, katliamlardaki sermayenin rolünü de görünür kılmak gibi bir sorumluluğu vardır. Aksi takdirde konu basitleşir, ilişki biçimselleşir, dolayısıyla da tepki daha kolay parçalanıp manipüle edilebilir.

Devrimciler bu nedenle, duyumlarla hareket etmez, ekspertiz raporu hazırlayan uzmanlar gibi davranmaz, sınıfsal izler sürer; gelişmeleri sınıf ilişki ve çelişmeler bağlamında, diyalektik bir yaklaşımla ele alır. Biçimsel değerlendirmelerin biçimsel çözümleri beraberinde getireceğini bilir, süreci okurken de çözüm üretirken de kolaya kaçmaz, gerektiğinde imkansızı ister ve ona ulaşır.

Siyasetin işleyiş yasaları, sınıf ilişki ve çelişkileri

21. yüzyıl işgallerle, katliamlarla başladı. Önce Afganistan, sonra Irak işgali yapıldı. Peşinden “Arap Baharı” ve Suriye müdahalesi geldi. Ve Türkiye, AKP eliyle sürece dahil edildi. Aktif bir taşeron olarak sürecin doğrudan bir parçası haline geldi. Reyhanlı’da, Suruç’ta, Diyarbakır’da patlayan bombalar aynı nedenin sonuçlarındandı. Hatta bu sonuçlar, nedenden koparılıp tekilleştirilmediği sürece, bunlardan Soma’ya ve Roboski’ye uznan bağlar da kurmak mümkündür.

Bir anda 301 kişiyi madene gömen, bunun toplumda sebep olduğu şoku geçiştirip tekrarını göze alabilen bir sistemle ve egemenler örgütüyle karşı karşıyayız. Soma gibi, Roboski, Suruç veya Ankara gibi olağanüstülüklerde tepki verip sonra tekrar rutine döndüğümüzde, gelişmeleri bir bütün halinde değerlendiremez, sistemle baş edemeyiz. Önemli olan, sistemi sadece olağanüstülükler üzerinden değil, en sıradan anlarda da tanımak, en sıradan anlarda bile bağrında taşıdığı inceltilmiş veya kamufle edilmiş haldeki Soma’ları Roboski’leri, Suruç ve Ankara’ları görebilmek, rutini deşifre edip sisteme parça-bütün ilişkisi içinde, sınıf ilişki ve çelişmeleri bağlamında bakabilmektir.

AKP’yi katliamdan sorumlu tutmak başka bir şeydir, bu katliamların, AKP tarafından HDP oy kaybetsin veya seçimleri boykot etsin diye yapıldığını düşünmek/sanmak daha başka bir şeydir. Bu, siyasetin işleyiş yasalarını, sınıf ilişki ve çelişkilerini, dolayısıyla savaş-siyaset ilişkisini ıskalamaktır. Bu bakış açısıyla Mustafa Suphi’lere kadar gidip sistemin katliamcı yüzünü veya Maraş, Çorum, Sivas, Ulucanlar ve bugünkü katliamlar zincirini açıklamak zordur. Bu katliamcı politikalarla ne oy düşürülür ne de seçim alınır. Sorun bu denli biçimsel algılanıp daraltıldığında, çözüm arayışları da biçimsel olur, daralır. Ve HDP’nin oy artırması tek çözüm, tek amaçmış gibi görünmeye başlar.

Halbuki genelde egemen sınıflar, özelde yönetemez haldeki AKP, arayışlarını salt sandığa odaklamış değiller; sandıktan 7 Haziran’dan çok farklı sonuçlar çıkmayacağını onlar da bilmiyor olamaz. O halde mesele, oy artırmak değilse nedir?

Yöntem ve gerekleri

Gerçi bugün artık kimi arkadaşlarımız, “Kim(ler) yaptı, neden yaptı?” sorularının üzerinde fazlaca durmanın sakıncalarını anlatmaya çalışıyor; ama biz yine de Milattan önce yaşayan Çiçero’nun, “Cinayet kime yarar” diye sorduğunu, Clausewitz’in “Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır” dediğini anımsatma ihtiyacı duyuyoruz. Buna göre savaş, hangi politikanın devamı olduğuna bakılarak değerlendirilir. Dolayısıyla kirli savaşlar kirli araç ve yöntemlerle sürdürülür. Bu bağlamda kan emicilik, haramilik, zorbalık bir kişilik olmaktan çok bir “yönetme ve iktidarlaşma” şeklidir. Özellikle Ortadoğu rejimlerinde emperyalizme bağımlılık, meşru görünümden önce gelir. Türkiye, bu bağlamda giderek Ortadoğululaşmakta; sermaye güçlerinin ihtiyaçları, demokratikleşmeye dönük asgari ölçekteki talepleri dahi baskılamakta, sisteme karşı itiraz niteliği taşıyan her türlü sesin kısılması amaçlanmaktadır.

Bu durumdan çıkış ve dolayısıyla çözüm için, doğru tahliller yapmak veya solun kendinden ibaret manevraları yetmez. Ne yapıp edip canı yanan, sömürülen, tepki duyan halkı sürece katmak, öfkeyi/tepkiyi toplumsal dinamiklerle birleştirmek gerekiyor. Ankara’daki tablo, bir yanıyla da çıkışın ipuçlarını veriyor. Bu bağlamda Madem beraber ölüyoruz o halde beraber direnelim denilebilir. Bu doğru ve gerekli bir taleptir, ancak bunun için sadece vicdanla veya katliamlar karşısında büyüyen duygularla yol alınamaz, dost-düşman ayrımında sınıfsal izler sürmeden çözüme varılamaz.

Evet, belki kimi arkadaşların hatırlatma ihtiyacı duyduğu gibi “bu tür işleri (katliamları) kotarabilecek durumdaki bütün odakların bir tür ‘koalisyonu’ ya da ‘ortak aklı’ yok” ama egemen sınıfların ortak bir sınıfsal aklı, sınıfsal duruşu var. Ve bu, ezilenlerin de ortak bir sınıfsal akılla/duruşla hareket etmelerinin ne denli önemli olduğunu gösteriyor.

Egemenler yönetememe krizi yaşıyor

Egemen sınıfların yönetememe krizine devrimcilerin devrim ufkuyla müdahale ettiği, bilinen genel bir doğrudur. Ancak bugün solun ufku büyük oranda sandığa kilitlendiği için, daha ötesi görülemiyor. Ve sonuçta sürece, devrimciler değil egemenler müdahale edip sınıfsal-sistemsel çıkarlarını güvenceye almak üzere, solu sindirme, devrimci yanlarını törpüleme ve sistem içine dahil etme hesapları yapıyor. Aslında 7 Haziran sonrasında da bunun egzersizleri yapıldı. Ülkenin hükümetsiz bırakılmaması, normalleşme vb. sözler bunu ifade ediyordu. Bugün kimilerinin darbe tehdidinden söz etmesi veya hızını alamayıp AKP’nin sağduyu sahibi kadrolarına “AKP’yi Reis’in vesayetinden çıkartmayı” önermesi, “Yassıada” imaları eşliğinde seçim sonrasında “Türkiye’yi selamete taşıyacak olan HDP’li bir ‘büyük koalisyon’a” vurgu yapması da aynı anlama geliyor. (Bkz. Gündem Gazetesi, Veysi Sarısözen, 8 Ekim)

Bilinir ki büyük resimden seçilmiş küçük parçalar, doğruluk içerse de bütünü anlatmaya yetmez, eksik kalır. Sandık bağlamlı tanımlar da gerçekliği, dolayısıyla resmin bütününü anlatmaktan uzaktır. Bugünkü mevcut tabloda AKP eliyle 13 yıldır tesis edilen sistem ve oluşturulan imkanlar, emperyalizm ve Türkiyeli egemenler için büyük önem taşıyor. Onlar için önemli olan, AKP’nin değil, onun oluşturduğu imkan ve zeminin sürekliliğidir. Bunun AKP’nin tek başına iktidarıyla veya koalisyonla olması arasındaki fark yalnızca bir ayrıntıdır.

Görüldüğü gibi meseleyi salt seçim/oy bağlamında tartıştığımızda, ne olup biteni açıklayabiliriz, ne de doğru yerde durup, isabetli bir mücadele hattı izleyebiliriz. Bu nedenle, kime karşı, kiminle, nerede ve nasıl durulacağını saptayabilmek, hayati önemdedir. Yoksa toz-duman çekildiğinde, bu tür süreçlerin yılgınlık, değerlerin eğilip büküldüğü ilkesizlik hali veya ehlileşmiş siyaset ürettiği pek çok örnekle sabittir.

Bu türden saldırıların devamında, sistemin niyetini/amacını açığa vuran hamleler gelir. Örneğin toplumun kelepçesi bir “tık” daha sıkılır; saldırının artçı sarsıntıları eşliğinde korkunun yaygınlaşması, teslimiyetin içselleşmesi, toplumsal muhalefetin etkisizleştirilmesi, dolayısıyla da solun düzenin normları içine çekilerek sistemin devamının kanıksanması amaçlanır. Ankara katliamının gerçek nedeni budur; sermaye güçlerinin 13 yıllık kazanımlarının koruması ve daha ileriye taşıması karşısında durabilecek olan ve toplumun aklı, rehberi ve hafızası niteliğini taşıyan devrimci sol güçlerin, ezilmesi, ilkesel ve sınıfsal duruşlarının geriletilmesi, örgütsel bütünlüklerinin dağıtılması amaçlanmıştır. Devrimcilerin halka en doğrudan ve bütünlüklü olarak ulaştıkları miting alanında saldırı gerçekleştirilmiştir; bundan sonra bu türden buluşmaların yapılamaması, yapılsa da istenen kitleye ulaşılamaması, saldırıdan beklenen sonuçlar arasında sayılabilir.

O halde, düşenlere karşı sorumluluğumuz, uğrunda bedel ödenen değerlere bağlılığımız adına, sistemin hiçbir hücresiyle uzlaşmayan bir duruş sergilemeli, vampirin panzehirinin ışık olduğu bilinciyle karanlığın üstüne üstüne gitmeliyiz.

Bugün ezilenlerin en geniş bağlamda aynı cephede, Haziran’ca savaşmak için yeterli nedeni vardır. Önemli olan, birlik adına sınıfsal farkları yok sayan duruşlara prim vermeden, sınıf kardeşliği bilinciyle hareket etmek, kararlı ve ısrarlı bir duruş sergileyebilmektir.

Biz, insanlığın hem dövüşen hem düş kuran kesimiyiz. Güzelliğin bedel istediğinin bilincindeyiz. Tarihimizde yengi de var yenilgi de, ölüm de var yeniden doğum da. Belki yine ölecek yine yenileceğiz, ama katillerin dayattığı renksiz, niteliksiz bir duruşu yani teslimiyeti kabul etmeyeceğiz; zulmün ve karanlığın temsilcileriyle uzlaşmayacağız. Biliyoruz, bu kan denizinin ufkundan kızıl bir güneş doğacak; bizim de sokağımıza bahar gelecek, o gün aramızdan erken ayrılan o en güzel gülüşlü çocuklar da aramızda olacak, hep beraber özgürlük halayı çekeceğiz.


14.10.2015

Devrimci Hareket