Tepkimiz Suriyelilere mi emperyalizm ve işbirlikçilerine mi?

Erdoğan’ın Suriyelilere vatandaşlık verilmesiyle ilgili açıklamasından sonra başlayan tartışma, bir kez daha bizi sorunları algılama, doğru okuma ve alternatif geliştirme konusunda sahip olunan problemlerin boyutuyla yüzleştiriyor. Tartışmaya katılanların önemli bir kısmının ırkçılığa varan söylemeler geliştirmesi veya toplumsal hiçbir sorun için kılını kıpırdatmayanların, sürgün edilen savaş mağdurlarına “savaşma, onurlu durma” dersi veriyor olması (internet gibi ortamlarda sapla samanın karışması) sorunu daha da karmaşık hale getiriyor. Ve ne yazık bu gerçeklik, iktidarın elini güçlendirmede, işini kolaylaştırmada ağırlıklı bir rol oynuyor.

Evet, ortada bir oyun var, bir istismar olduğu çok açık. AKP’nin/Erdoğan’ın Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin iyiliğini istemediği, vatandaşlık açıklamasının bir sömürü ve istismar amacı taşıdığı tartışmasızdır. Burada önemli olan, tespit edilen istismar sonrasında, kime karşı nasıl bir tavrın konulması gerektiğindeki isabettir. Diğer bir ifadeyle, Erdoğan’ının vatandaşlık açıklamasının arka planı görüldükten sonra yapılması gereken, Suriyelileri bu ülkeden kovmak mı yoksa AKP’nin politikalarını/oyunlarını teşhir edip birlikte mücadele etmek mi?

Ezilenin yanında ezene karşı durulmalıdır

Suriyeliler üzerinden AKP’nin oy tabanının genişletilmesi ve ülke demografisinin Saray rejiminin ihtiyaçlarına uygun olarak düzenlenmek istenmesi, elbette karşı çıkılması gereken olgulardır. Benzer şekilde Meclis gündeminde olan Uluslararası İşgücü Kanun Tasarısı da emeğin kazanımlarını geriletecek türde bir adımdır, iktidarın ucuz ve güvencesiz kalifiye işgücü ithal etmeyi amaçladığı bu yasaya da karşı da çıkılmalıdır. Ancak bu yapılırken, saf seçilir ve hedef belirlenirken, sınıfsal ölçekler unutulmamalı, ezilenin yanında ezene karşı durulmalıdır.

İç veya dış göç, insanlık tarihinde çok eski bir olgudur. Hemen her coğrafyada savaşın savunmasız-çaresiz-örgütsüz insanları yerlerinden yurtlarından ettiği bilinir. Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin yüzde 80-85’i çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşuyor. Başlı başına bu rakamsal gerçeklik kimi tartışmaları anlamsız kılıyor. Bugüne kadarki mülteci akınlarında etkili olan katliam, kimyasal silah, işkence ve tecavüzlerin Suriye’de işbirlikçi çetelerce çok daha boyutlu biçimde uygulandığı biliniyor. Eğer kızılacak veya suçlu aranacaksa, öncelikle bu sonuçların yaratılmasında rolü olan emperyalizm ve işbirlikçileri adres olarak görülmelidir.

Devrimcilere, sola veya insanlık ölçüleriyle hareket eden demokrat kimlikli insanlara düşen görev, milliyetçiliğin ve hatta kafatasçılığın tanımlarıyla/duruşuyla kesişmek değil, gerektiğinde her konuda kendine has analizler yapıp en isabetli tanım ve duruşu geliştirmektir. Doğru/isabetli duruş geliştirilmediğinde insanlar, sosyal medyada paylaşılan ve gerçekte birden çok yanlış içeren kimi etiketleri çok incelemeden, duygusal veya psikolojik nedenlerle paylaşıp yayarken niyetten bağımsız olarak milliyetçilik havuzuna su taşır. Örneğin sahillere vuran ölü bebeklerin oluşturduğu hassasiyet, IŞİD’li katiller tarafından istismar mı ediliyor; burada yapılması gereken, bebeği IŞİD’li ile eşitlemek değil IŞİD’liyi tespit edip gerekli tavrı geliştirmektir.

Bugün dünyanın pek çok ülkesinde milliyetçiliğin/ırkçılığın ivme yükseltmesinin nedenlerinden biri de ezilenlerin sorunlarına solun çözüm geliştirememesi oranında yaşanan yedeklenmedir; yanlış saflaşmadır. İnsanlar, yoğun saldırılar altında çaresiz bırakıldığında dün Halepçe’de, bugün Cizre’de olduğu gibi yaşadıkları mekanı değiştirmek, daha güvenlikli yerlere göç etmek zorunda kalabilirler. Canlı bomba ihtimaline karşı sokakların boşalmasının veya hemen herkesi ilgilendiren çok bileşenli mitinglerin çok zayıf geçmesinin öz itibariyle bundan bir farkı yoktur.

Emperyalizme ve onun işbirlikçilerine öfkelenelim

Açlık, yoksulluk, güvenlik vb. nedenlerle yer değiştirmek, evini-köyünü veya ülkesini terk etmek durumunda kalanlara kızacağımıza, onlara karşı mücadele edeceğimize, buna sebep olan güçlere karşı duralım. Örneğin Suriye meselesinde faturanın ağır yükünü taşıyan Suriyeli halka değil, onlara bu zulmü yaşatan emperyalizme ve onun işbirlikçilerine öfkelenelim. Bu saldırılar ülkeye, haneye ve bedene tecavüzse, çözümü mağdura değil tecavüzcüye karşı mücadelede arayalım.

Eğer mesele paramiliter güç, özel askeri örgütlenme oluşturmak veya cihatçıların beslenip eğitilmesi ise, bunun için iltica edenlerin içinde kimlik kontrolü yapmaya veya parmaklarında barut izi aramaya gerek yok, çok daha somut adresler vardır; iktidar, yargı dahil tüm organları ve imkanlarıyla desteğini söz konusu kesimlere hâlâ sürdürüyor; Ensar vb. örgütlenmelerle bu türden yapılanmaların beslenme zeminini büyütüyor.

Eğer mesele gericilikse, gericiliğin asıl tohumları ülkede bizzat iktidar tarafından, üstelik biz/sol yapay gündemlere yedeklenirken atılıyor. Mesela geçtiğimiz günlerde Maarif Vakfı Kanunu yasalaşarak yürürlüğe girdi. İktidar, hak gasplarına da dinselleştirme operasyonlarına da devam ediyor.

Eğer mesele ucuz işgücüyse, bu zaten yapılıyor; kimi sektörlerin, ucuz işgücü olarak kullanılan Suriyeliler olmasa bugüne dek batmış olacağı itiraf edildi. Gümrük ve Ticaret Bakanı Tüfenkci’nin, “Suriyelileri Türkiye’deki işgücüne ve ekonomiye katkı sunmaları için bir artı değer olarak düşünmek lazım” sözü, mevcut durumu ve vatandaşlık adımındaki niyeti özetler niteliktedir. Bu noktada da kapitalizmin sömürüsünü, eşitsizliğini, köleleştirici politikaları tartışmak dururken, sorumluluk açlıkla-yoksullukla boğuşan savaş mağdurlarına yüklenmemeli, emekçiler arasında rekabet değil kardeşlik öne çıkarılmalıdır.

Eğer mesele Suriyelilerin oy potansiyeli olarak kullanılması ise, birincisi AKP 2003’ten beri Suriyelilerin oyuna ihtiyaç duymadan iktidar olmayı sürdürüyor. İkincisi, her Suriyelinin AKP’ye oy vereceğinin garantisi de yok. Üçüncüsü, vatandaşlık statüsünün önünde sanıldığından da öte engeller vardır; bugün bu nedenle Türkiye’deki Suriyelilerin öncelikli sorunu vatandaşlık değil (eğitim, sağlık, barınma gibi) yaşam şartlarının iyileştirilmesi ve mülteci politikalarının uygulanmasıdır.

Kısacası, Bugüne dek mültecilik statüsü verilmemiş, dolayısıyla mültecilerle ilgili uluslararası anlaşmalardan yararlanmalarına imkan tanınmayan insanlardan bahsediyoruz. AKP, “geçici koruma” kapsamında tuttuğu ve sefalet, tecavüz, kumalık, kayıt dışı çalışma kıskacına mahkum ettiği, hatta uçaklara otobüslere doldurup “gereği ne ise yapmaktan” bahsettiği Suriyelileri bir anda vatandaşlığa almaktan söz etmeye başladı. Bu niyetten ve sermaye/iktidar hesaplarından sığınmacıların sorunlarına çözüm beklenmemelidir; iktidar, onları “kullanışlı malzeme” olarak görmekte ve nasıl değerlendireceğinin hesaplarını yapmaktadır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi elbette iktidarın kimi bölgelerde demografik yapıyı değiştirmek üzere sığınmacıları kullanmasına karşı çıkılmalıdır; ama bu Suriyeli sığınmacılara düşmanlık temelinde değil iktidarın asimilasyoncu, ırkçı politikaları teşhir edilerek, yani sığınmacıya değil iktidara karşı mücadele edilerek yapılmalıdır.

Halklar arası nefret, kutuplaştırma ve milliyetçilik faşizmin yakıtıdır; kitle tabanını büyütür, iktidarın işini kolaylaştırır; özelde Kürt düşmanı genelde emekçi düşmanı politikalarını uygulamasına zemin hazırlar. AKP’nin oyununa gelmek, sonuçta AKP’yi besliyor; öfkemizi yöneltir veya eyleme geçerken daha örgütlü ve daha bilinçli olmak durumundayız; aksi takdirde belki öfkemizi boşlatıp psikolojik olarak rahatlarız ama farkında olmadan sınıfsal karşıtımız olan kesimlere güç katmış, işlerini kolaylaştırmış oluruz.

15 Temmuz 2016

DEVRİMCİ HAREKET