Türkiye AB İlişkileri Üzerinde: Sorunlar ve Çözüm Yolları

Anımsanacak olursa, AB üzerine daha önce yaptığımız değerlendirmelerde sorunun yeterince tartışılmadığını, bilinmediğini; süreç içinde etkileri ortaya çıktıkça tartışılacağını ve işin özü somut gelişmelerle kavrandıkça tepkinin büyüyeceğini, bu bağlamda toplumun büyük çoğunluğunun AB’yi istediği tespitinin gerçekleri yansıtmadığını söylemiştik. Bugün gelinen noktada belki AB’ye dair tartışmalar yapılıyor gibi görünüyor; ama, tartışmanın fiilen çok fazla yararının olmadığı, iplerin karşı tarafa bir bütün halinde verilmiş olduğu bir sürecin içine girilmiş durumda.

Tartışmanın, müzakerelerin tıkandığı 8 madde üzerinden yürütülmesi de gerçekliği kavramaya yetmiyor, çünkü Türkiye zaten Gümrük Birliği ile ipleri büyük oranda karşı tarafın eline vermiş durumdaydı; AB’nin Türkiye’yi kapsamına alarak kazanacağı ek bir şey yoktu, bu nedenle işi çeşitli gerekçeler üzerinden yokuşa sürmesi, tıkaması zaten bekleniyordu. Gelişmelere etki eden ve söz konusu sorunun daha yüksek perdeden dillendirilmesine sebep olan bir diğer faktör ise, AB’nin kendi iç çelişmeleridir.

Daha önce de vurgulamıştık, AB aslında çekirdek ülke denilen Fransa, Almanya, İspanya, İtalya gibi ekonomik gelişmişlik düzeyleri yüksek olan ülkelerin ortak bir pazar ihtiyacından hareketle, Avrupa’daki neoliberal sermayenin bir talebi olarak doğmuştu. Gerçekten de bu ülkeler arasında daha üst düzeyde bir entegrasyonu içeriyordu. Fakat özellikle Sovyetler’in dağılmasından sonra Doğu Avrupa’da, AB süreci yeteri kadar olgunlaşmadan, öngörülenin de ötesinde bir hızla yaşanan katılım, çelişmeleri büyütmüş ve adeta AB’nin sonunu yakınlaştırmıştır. Yani, AB süreci kendi içerisinde bir açmaz yaşıyor. Ve şu anda varlığı tartışmalı olan, ekonomik anlamda bir organizasyonun ötesinde bir işlev görmeyen konumdadır. Gerçi neoliberal sermayenin asıl isteği ekonomik anlamda sorunlarını çözecek bir oluşumdu, siyasal birlik halini alması ikincil bir talepti. Önemli tekel grupları açısından birincil amaca ulaşılmış durumda. Bu, Gümrük Birliği süreciyle sağlanmıştı. Türkiye de bu sürecin bir parçası durumundadır.

Türkiye tüm pazarlarını hiçbir kısıtlamaya tabi olmaksızın Avrupa Birliği ürünlerine sonuna kadar açmıştır. AB’den Türkiye’ye gelebilecek ürünlere, kısıtlama olmaksızın, gümrüksüz her tür pazarlama sağlanmakta; toptan ve perakende dahil ticaretin her biçiminde, bankacılık gibi ekonominin her alanında, hem de yerli sermaye gruplarından çok daha büyük avantajlarla ticari hayatta yer alabilme olanakları tanınmaktadır. AB’li tekellerin de şu anda istediği budur. Geriye,

Türkiye’nin ürünlerinin AB pazarlarına rahatlıkla, denetimsiz/kotasız girebilme süreci kalmıştır ki bu, AB’nin değil, Türkiye’deki sermaye kesimlerinin sorunudur. Bunun ötesinde yaşanacak bir bütünleşmeye AB, iç çelişmeleri nedeniyle hazır/uygun değildir.

1960’lı yıllarda, AB’nin temel talepleri/beklentileri ile bu beklentilere Türkiye’nin verebileceği cevap konusunda koşullar bugünkünden çok farklı idi. Ama bugün artık genç ve dinamik bir işgücüne, 70-80 milyonluk bir pazara sahip olan ve Ortadoğu’ya yönelik bölgesel politikaların içinde yer alan bir kanat ülkesini bünyesine katmaya ihtiyacı kalmadı. Çünkü artık Avrupa kendi savunmasını Karadeniz’de sınırlandırdı; Romanya ve Bulgaristan’la doğu sınırlarını çizdi. İşte Türkiye’nin karşısına çok hassas olduğu Ermeni konusunun çıkarılmasının nedeni budur; “seni istemiyoruz” demenin dolaylı biçimidir.

SORUNLARIN KAYNAĞINDA SERMAYENİN YOĞUNLAŞMASI VE TEKELLEŞME YATIYOR

Türkiye’de son 30-40 yıllık süre içerisinde yaşanan değişim tartışılırken gelişmeleri salt AB ile ilişkilendirmek yerine, küreselleşme ile beraber almak daha doğru olur. Tekelleşmenin hızlı bir şekilde yaşanmış olması, kırsal kesimdeki çöküş, vb. olgular salt AB ile entegrasyon sürecinin değil, aynı zamanda dünya çapındaki küresel emperyalizmin ürünüdür.

Türkiye’de artık ekonomi, 15-20 yıl önceki ekonomi değildir. Bankacılık sektörü %35-40 oranında yabancı sermayenin (çok büyük bir kısmı AB sermayesi) eline geçmiş durumda. Bugün halen süren pazarlıklarla beraber bu oranın 1-2 yıl içerisinde yaklaşık 2 katına çıkması bekleniyor. Türkiye’deki sermaye birikiminin yetersizliği nedeniyle, bankacılık sektörü çok kıt koşullarda çok düşük bir karlılık marjıyla çalışıyor. Dünyada sermaye birikiminin yoğunlaştığı ülkelerde, kredi faizleri %2-3’ler düzeyinde olduğu halde, Türkiye’de kredi kaynaklarının bankalara maliyeti %10’ları buluyor. Dolayısıyla AB sermayesi Türkiye’de banka almakla, kendi kredi kaynaklarını Türkiye’ye aktarmakla daha başlangıçta %15’ler civarında bir karlılık sağlamış oluyor. Reel faizin %20’ler düzeyinde olduğu Türkiye’de, yerli bankalara bu kredinin maliyeti %10’lar civarındayken, uluslararası sermaye için bu oran %2-3’tür. Sonuçta bu kadar muazzam kar marjının olduğu bir ülkeye uluslararası sermayenin kayması beklenmelidir.

Türkiye’deki bu gelişme dünya ölçeğinde mali sermayenin yoğunlaşmasından bağımsız bir olgu değildir.

Bugün dünyada dolaşan kredi miktarı, toplam GSMH’yı birkaç kez satın alabilecek bir kapasiteye ulaşmış durumda. İşte Türkiye’deki kredi kullanım oranı bu oranın bir hayli altındadır. Kapitalizmin bu gelişim seyri içinde bir süre sonra Türkiye’de de kredi kullanım hacminin o seviyeye yaklaşması beklenmelidir. Bu da mevcut kredi kapasitesinin 15-20 kat artması demektir. Emperyalist tekellerin iştahını kabartan bu durum, aynı zamanda bankacılık sektöründe yabancı sermaye oranını/etkisini hızla arttırıyor. El değiştirmemiş olan bankalar da yabancı bankalardan ucuz kredi alarak kullandırma yoluna gittiği için büyük oranda bağımlı hale gelmiş durumdadır.

Sanayi sermayesinde de benzer bir süreç yaşanıyor. Yabancı tekel grupları, Türkiye’de kendileriyle işbirliği halindeki firmaların tamamına yakınını satın alarak, sermaye ortaklığını tümüyle kendi lehine çevirerek el koymuş durumda. Ve genellikle, işbirlikçileri aracılığıyla değil, doğrudan doğruya kendileri sürecin içersinde yer alarak; imalattan, toptan ve perakende ticarete kadar üretimin her aşamasını yönlendirmektedir. Öyle ki, bayiler aracılığıyla Anadolu’nun hemen her köşesine yayılmış olmaları sebebiyle, tümüyle yabancı tekellerin eline geçmemiş kuruluşlar bile, ayakta kalabilmek için hisselerinin önemli bir kısmını onlara devretmek zorunda kalıyor. Bu durum giderek, tarım kesimi dahil, yabancı sermayeye dayanmadan varlık sürdürme şansını ortadan kaldırıyor. İşte Türkiye-AB ilişkileri bu gerçeklik dikkate alınarak incelendiğinde, mevcut durumu ve muhtemel gelişmeleri kavramak daha kolay olacaktır.

Türkiye’de ekonomi neredeyse bir bütün halinde uluslararası sermayenin tam ve kesin denetimine girmiş durumda. Bu nedenle, Türkiyeli sermaye gruplarının AB’ye en olumsuz kararlarda dahi ciddi boyutlarda itiraz geliştirme ve sonuç alma şansı yoktur. Koparılan gürültüler ya çaresizliğin ya da iç siyaset zeminine dönük göz boyamanın ürünüdür. Dikkat edilirse hiç itiraz etmeden bu gerçekliği net biçimde ortaya koyan TÜSİAD oldu. Bu süreçten canı yanan esnaf kesiminin temsilcileri seslerini giderek yükseltiyor; benzer biçimde, ekonomik varlığını bütünüyle yitiren halk kesimlerinin radikal tepkiler vermesi beklenmelidir. Ama aynı durum AB’yle yakın ilişkiler içinde bulunan sermaye kesimleri için geçerli değildir.

Türkiye’de yabancı sermayenin oran ve etkisini arttıran bir diğer neden de döviz kurlarıdır. Son 4 yılın toplamında enflasyon %80’i bulurken TL’nin döviz karşısında değerini korumuş olması, Türkiye’deki ihraç ürünlerinin pahalanması, ithal ürünlerinin ise ucuzlaması anlamına geliyor. Bu da ithalatın ihracattan daha büyük oranda artmasını beraberinde getiriyor.

Sonuçta Türkiye’deki bütün sabit sermaye yatırımları değerinin çok daha altında fiyatlarla yabancı sermaye tarafından satın alınıyor ve büyük çapta bir mülkiyet değişikliği adım adım gerçekleşiyor. Her ne kadar gayrimenkul alımında kimi kısıtlamalara gidiliyor ise de bunlar çeşitli manevralarla aşılıyor; ticari işletmelerin devredilmelerinde ise hiçbir kısıtlama olmadığı için yabancı sermeyenin eline kolaylıkla geçiyor. Bu süreç neredeyse artık tamamlanmış durumda. Ve işte bu nedenle, sermaye kesimlerinin veya temsilcilerinin artık ciddi anlamda bir karşı duruş geliştirme şansı kalmamıştır. CHP de MHP, vb yapılar da bunun bilincindedir ve gerçekte bu konudaki atraksiyonlarının arkasında milliyetçi kesimlerin duruşunun sömürülerek siyasal desteğe dönüştürülmesi yatıyor. Dikkat edilirse bugüne dek ne MHP’den ne de CHP’den AB’ye karşı ciddi anlamda bir tavır gelmedi. İlişkilerin bu noktaya gelmesinde hükümet olarak sorumlu olan AKP ise, Körfez sermayesine yönelerek AB geçiş sürecindeki canlı sermaye girişine karşı bir alternatif oluşturuyormuş gibi bir imaj bırakmaya çalışıyor. Gerçekte ise bu, büyük oranda kendi tabanına yönelik bir tutumdur.

Ortadoğu’da büyük sermaye gruplarının Türkiye’ye akmasının, AB’nin Türkiye’ye dayatmış olduğu sorunlara bir çözüm olmayacağını, aksine devletin ve kamunun elindeki bazı kaynakları ucuza kapatmak anlamına geleceğini, bunun ötesinde başka bir işlev aramamak gerektiğini, sürece vakıf her insan bilir/bilmelidir. Çünkü Körfez sermayesi, dünyadaki global sermayenin dışında bir olgu değildir; dolayısıyla da uluslararası sermayenin saldırılarının önüne bir set çekme veya bağımsız politikalar oluşturma niteliği yoktur. Ancak, dengelerin ve siyasal tavır alışların sık sık değiştiği Ortadoğu’da sermaye grupları; İsviçre, ABD, vb ülkelerin bankalarındaki varlıklarının her an sorgulanabilir hale gelme olasılığı karşısında, Türkiye’de devlet garantisi altında yatırım yapmayı tercih edebiliyor. Son zamanlarda söz konusu sermaye kesimlerinin Türkiye’ye yönelmesinin en önemli nedeni budur.

MEVCUT GERİLME GEÇİCİ DEĞİLDİR AB ÇEŞİTLİ GEREKÇELERLE SÜRECİ TIKAMAYA DEVAM EDECEKTİR

AB’nin Türkiye’yle müzakereleri 8 maddede askıya alması, yukarıda da belirttiğimiz gelişmeler sebebiyle, geçici değil kalıcı bir tutumdur. AB, bundan sonra kendisini yükümlülük altına sokacak her başlığın açılmasında benzer bir tutum takınacak ve süreci belirsizliğe doğru sürükleyecektir. Çünkü Avrupa Birliği’ndeki tekellerin Türkiye’deki ekonomiyi yukardan aşağıya kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirme ve yağmalama süreci devam ediyor, bunun önünde hiçbir engel yok. İşte ilişki böylesine, tek taraflı avantajlar üzerine kuruluyken, Türkiye’deki sermaye gruplarının lehine sayılabilecek en küçük bir adıma tahammül edilemiyor. Görüşmelerin tıkanma aşamasına getirilmesinin temel nedeni budur. Türkiyeli egemenlerin, içine girilen bağımlılık ilişkileri sebebiyle, ne GB’den çekilme ne de AB’yi zora sokacak adımlar atma şansı vardır.

AB’yle ilgili yürütülen tartışmalar hala belirli bir yönlendirmenin, yanıltmanın etkisi altında olsa da artık, açılan hemen her konu, gerçekliğin bir boyutunun daha gözler önüne serilmesini beraberinde getiriyor ve AB’ye dair özel gayretlerle geliştirilmiş sempati, yerini tepkiye bırakıyor. Belki bugün hala çeşitli kesimlerin tepkileri, milliyetçilik ortak paydasında buluşturularak sisteme yedeklenmesi sağlanıyor; ama, artık gerek AB’nin gerekse genel anlamda emperyalizm ve tekelleşmenin ülkeyi baştan aşağı nasıl bir tükenmeyle yüz yüze getirdiği görülmeye, gelişmelerle orantılı olarak fark edilmeye başladı.

Gerçekliğin dışavuran tüm boyutlarına rağmen, yüksek sesle yürütülen yanıltma kampanyaları ve devlet eliyle kurulan tuzaklar sebebiyle, insanların her gelişmeyi bir de kendi gözleriyle izlemeleri yanılma olasılığını azaltacaktır. Örneğin Güney Kıbrıs bandıralı gemilerle ilgili yapılan tartışma da gerçekte Güney Kıbrıs’ı çokça aşan boyutta bir sorunla ilişkilidir. Deniz taşımacılığında yaygın olan bir durumdur; firmalar ticaret kolaylıkları, vergi,vb sebeplerle farklı ülkeleri bu alanda kullanmayı tercih ediyor. Örneğin Panama, dünyada ekonomik anlamda kapasitesi çok sınırlı olan bir ülkedir; ama kendisi zaten bir transit geçiş ülkesi olduğu için, Panama bandırası altında taşımacılık yapan denizcilik işletmelerine neredeyse hiçbir ekonomik yükümlülük getirmeden (vergi, vb. talepte bulunmadan) ticari kolaylıklar sağlıyor. İşte kendi ülkelerinde yüksek vergiler ödeyerek taşımacılık yapmakla karşı karşıya olan firmalar, bu nedenle, kendi ülkeleri yerine, söz konusu kolaylıkları sağlayan ülkelerin bandırası altında olan gemileri tercih etmektedir. Bu konuda kolaylık sağlayan ülkelerden biri de Güney Kıbrıs’tır.

Güney Kıbrıs, gerçekte kendi potansiyelinin gerektirdiğinin çok ötesinde bir taşımacılık hizmeti veriyor. Akdeniz’in ortasında önemli bir deniz ticaret yolunun üzerinde olmasının da avantajıyla deniz taşımacılığına çok büyük kolaylıklar sağlıyor. Bu nedenle de, bu alandaki vergi oranları çok yüksek olan çeşitli AB ülkeleri, Güney Kıbrıs bandıralı gemilerle taşımacılık yapmayı tercih ediyor. İşte Türkiye’nin limanlarının G.Kıbrıs gemilerine açılması, bir anlamda AB’nin pek çok ülkesinin sahip olduğu fakat Kıbrıs bandırası altında çalışan ticaret gemilerine Türkiye limanlarının açılması anlamına geliyor. Bu konuda Türkiye’nin, tek limanın açılması biçiminde denediği çıkışın da iç kamuoyuna yönelik bir adım olmaktan öte bir anlamı olmadı.

AB’yle ilgili gerçeklikler ortaya çıktığı ve kamuoyunda daha açık biçimde tartışılır olduğu oranda gündemden düşen tespitlerden biri de Emeğin Avrupası oldu. Bu saptamanın sahipleri de bugün artık, amaçlarının AB’yi savunmak olmadığını anlatma ihtiyacı duymakta, kavram üzerinden yaptıkları manevralarla özeleştiri verir durumdan kurtulmaya çalışmaktadır. Artık AB sürecinin gerçekte Avrupa’daki neo-liberal sermaye gruplarının uzun vadeli stratejisinin bir ürünü olduğunu hemen herkes kavramış durumda; öyle ki Türkiye’deki kimi tekel grupları dahi, süreçten zarar gördükçe bu konudaki düşüncelerini/tepkilerini açıkça ifade etmeye başladı.

Anımsanacak olursa, “ne evet ne hayır” diyenler dahil, AB’den şu veya bu oranda olumluluk bekleyenler, bu duruşlarını söz konusu ülkelerdeki burjuva demokrasisi ile ilişkilendiriyor ve oradaki emekçilerin kazanımlarının geri alınamayacak ölçüde belli bir çerçeveye oturtulduğunu, dolayısıyla AB’yle ilişkilenmenin Türkiye’deki ekonomik, demokratik hakların en azından AB’deki düzeye çıkarılması gibi bir açılımı da beraberinde getirebileceğini varsayıyor, beklentilerini bunun üzerine oturtuyorlardı. Gerçekte ise AB süreci, emekçi kesimlerin bugüne kadarki hak kazanımlarına da yöneltilmiş bir saldırıydı.

Bunu birebir AB ülkelerindeki gelişmelerden de izlemek mümkündür. Özellikle Hollanda, Almanya, Fransa gibi güçlü demokratik kazanımları olan gelişmiş kapitalist ülkelerde bile iş yaşamına ilişkin pek çok gerici yasanın fiilen uygulamaya geçmiş olması, ekonomik ve demokratik hakların pratikte kullanılamayacak hale gelmiş olması ve hızla bir gericileşmenin yaşanması , orada da artık hiçbir hakkın/kazanımın güvencede olmadığını gösterdi.

AB sürecinin dayattığı ve üzerinde durulması gereken bir diğer olgu da standartlaşmadır. Bu alandaki müdahalelerin gerçekte bir kalite oluşturmaya değil, tekelleşmeye hizmet edeceğini daha önce de çeşitli biçimlerde vurgulamıştık. Gerçekten de bugün AB ölçüleri; ticaretin hangi kurallarla yapılacağını, hangi ticaretin engellenmesinin mümkün olacağını, perakende ticaretin hangi aşamalardan geçtikten sonra yapılabileceğini, hangi standartlara uygun ürünlerin pazarlama konusu olacağını veya tarım ürünlerinin hangi kalitede, hangi patentte, nasıl bir genetik yapıda olanlarının pazarlanmasına izin verileceğini ayrıntılarıyla tanımlarken, yani bunlar merkezi olarak belirlenirken, iş yaşamına ilişkin uygulamalar ise özellikle yerel yönetimlere/hükümetlere bırakılmıştır. Yani, emekçiler üzerinde kurulacak baskıya bir sınırlama getirilmemiş. Hatta uyum sürecinde Türkiye’ye dayatılan, iş yaşamına dair ILO Sözleşmesi’ne bile AB’nin kendisi uymuyor. Örneğin Romanya, Bulgaristan, Polonya dahil pek ülkede iş yaşamına ilişkin koşullar ILO Sözleşmesi’nin çok daha gerisindedir; ama, Türkiye’den uyum sürecini aşması için iş yaşamına ilişkin koşulları ILO sözleşmesine denkleştirmesi istendi. Kısacası bu olgu da, yani iş yaşamına ilişkin yasaların fiilen yerel hükümetlere bırakılmış olması, AB’nin aslında bir demokrasi programının/modelinin olmadığını, bu konudaki kazanımların yerel hükümetler karşısında yerel işçi sınıfının, yerel emekçilerin, yerel örgütlenmelerin başarısına bağlı olduğunu gösterdi. Bu aynı zamanda mücadelenin küresel çapta yürütülmesi gerektiğini, ülke çapında (yerelde) örgütlenip mücadele vermenin anlamsız olduğunu düşünen/savunan kesimlerin yaklaşımlarını boşa çıkardı. Ve kimin nerede ne kadar mücadele ederse o kadar kazanacağını gösterdi.

BİR ÇÖZÜMÜ İŞARET EDEN TÜM OLASILIKLAR DEMOKRATİK DEVRİME ÇIKIYOR

Mevcut gelişmeler, demokratik devrimin kapsamının daha da büyüyerek sosyalist devrimin de kimi görevlerini üstlenecek noktaya gelmiş olduğunu gösteriyor.

Hak yitimi, mülk yitimi ve proleterleşme giderek daha büyük bir kesimin sorunu haline geliyor. Burjuvazinin, büyük tekeller dışında kalan önemli bir bölümü gelişmelerden rahatsızlık duyuyor. Özellikle orta ve küçük burjuvazi hızlı bir mülksüzleşme, proleterleşme sürecine giriyor. Bugüne kadar devletin mülkiyetinde olan bütün kaynaklar, özel şahısların mülkiyetinde olan ve onlarca yıllık bir iş yaşamının ürünü olarak ortaya çıkmış olan bütün sanayi kurumları ya yok oluyor ya da yabancı sermayenin eline geçiyor. Bugünkü koşullarda, mevcut bağımlılık ilişkileri içinde bu sürecin engellenmesi de mümkün görünmüyor.

Bugün Türkiye’de yıllık sıcak sermaye girişinin70 milyar doların üzerinde olmasını gerektiren koşullardan geçiliyorsa, devletin elindeki tüm maddi varlıkların karşılığının yaklaşık 20 milyar dolar olduğu ve bunların bütününün satılması halinde dahi ancak birkaç aylık dış ticaret açığını karşılayabileceği bir noktaya gelinmişse; ekonomi, ayakta durabilme şansını büyük oranda yitirmiş demektir.

Anımsanacak olursa, geçmişte yaptığımız değerlendirmelerde Türkiye’nin diğer yeni sömürge ülkelere oranla bir takım farklılıklar/avantajlar taşıdığını vurgulamıştık. Türkiye’nin önemli ticaret yolları üzerinde bulunduğunu, coğrafi koşullar, iklim, vb nedenlerle ekonominin kendi kendine yeterli olabilecek bir verimliliğe ve ürün çeşitliliğine sahip olduğunu, dolayısıyla kendi ayakları üzerinde durabilmeyi sağlayan özellikler taşıdığını söylemiştik. İşte bu tanımımıza konu olan durumdan bugüne, ekonomide çok önemli değişimler yaşandı.

Örneğin, küçük üretim büyük oranda tasfiye oldu. O alanda tekelci burjuvazi (özellikle de uluslararası sermaye) egemenliğini artırdı. Perakende ticarette ağırlığı her geçen gün artıyor. İç pazardaki üretim çeşitliliği de giderek sınırlanıyor; dış pazar hangi ürünlere olanak veriyorsa, hangi ürünlerde rekabet şansı varsa, Türkiye’de ekonomi onlar üzerine oturtuluyor.

Şu anda ekonominin kendi başına ayakta kalabilmesi ancak onu bu hale getiren müdahalelerin ortadan kaldırılması ile mümkündür; bunun ön koşulu da neo-liberal sermayenin ülke üzerindeki tahakküm politikasının önüne set çekmektir. Ekonomiyi yukarıdan aşağıya şekillendirmelerinin önüne geçilmesi, onlarla bağların bütünüyle koparılması gerekiyor. İkincisi, ulusal kaynaklar üzerinde tam ve kesin denetim, yerel siyasi iktidarların elinde olmalıdır. Yani, uluslararası sermayenin, her adımı, Türkiye’yi daha fazla işgal anlamına gelen politikalarına, hem dur denilmesi hem de kamulaştırma,vb yöntemlerle ekonomideki denetimlerinin kırılması gerekiyor. Bu durum, tam da bu noktada akla, “böyle bir çözüm bugünkü egemen sınıflarla mümkün mü?” sorusunu getiriyor. Evet yukarıda da anlattığımız gibi girilen bağımlılık ilişkileri sebebiyle mevcut iktidar, istese dahi, böyle bir değişim şansı kalmamıştır.

Mevcut koşullarda bugün, emperyalizmin küresel düzeydeki saldırısından zarar gören başta işçi sınıfı ve köylülük olmak üzere emekçiler, hızlı bir yoksullaşma sürecine girmiş olan orta ve küçük burjuvazi ile tekellerin saldırısıyla çoğu mülklerini, sanayi tesislerini kaptırmış olan orta burjuvazi ve hatta bazı tekel gruplarının katılımı ile yeni bir saflaşmanın kaçınılmaz olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir süreçte burjuva kesimler hangi ölçüde, hangi oranda ve ne zaman yer alır; şu anda bu belirsiz. Ama, bugün kaybetmemiş olsa dahi, birkaç yıl içersinde tüm maddi varlıklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya olan bazı önemli tekel gruplarının da bu tür bir demokratik devrim sürecinde bir biçimde yer alabileceğini düşünmek abartılı olmaz.

Sandinistlerin önderliğinde gerçekleştirilen Nikaragua Devrimi’nde de görüldüğü gibi mevcut durumdan rahatsızlık duyan tüm toplum kesimlerini aynı program etrafında toplayan bir irade, aynı zamanda değişimin, yeniyi kurmanın iradesi olabiliyor. Bu tür bir siyasal çıkış yapılmadan sürecin önünün alınması mümkün değildir. Böyle bir süreçte toplumun saydığımız bütün kesimlerinin süreçten beklentilerine denk düşen bir program ; başta emekçiler olmak üzere, yoksul, topraksız köylünün; AB süreciyle birlikte hızla dışlanan, üretimden/toprağından koparılan köylülüğün; orta ve küçük burjuvazinin mülksüzleşen kesimlerinin ve giderek süreçten rahatsız herkesin (toplumun en azından %90’ının ) beklentilerini karşılayacaktır. Bu sürecin yolgösterici öznesi benzer süreçlerde olduğu gibi devrimciler olacaktır. Genelde küreselleşmenin özelde AB’nin emperyalist kuşatmasının sonuçları büyüdükçe, çözüm için maddi zemin de büyüyor. Sorunu doğru tanımlamak, çözüm için uygun araç ve yöntemler geliştirmek için bir zorunluluktur. Bugün hemen her saldırı karşısında güncel barikatlar ne denli zorunlu ise, bu güncel barikatları nihai çözümün basamakları olarak tasarlamak da o denli doğru ve gereklidir.

Çözümü devrim gerektiren bir sorunun, salt itirazlarla veya izin verilen oranda karşı duruşlarla aşılabileceğine inanmak ve duruşunu buna göre şekillendirmek, çözümü bir bilinmeze ertelemektir. Bu nedenle örneğin, AB’nin (emperyalizmin) tahribatlarının önlenmesini ve bir bütün halinde etkisiz kılınmasını devrim sorunu olarak görmek, gerçekte çözüme dair bir erteleme değil bir isabet olarak değerlendirilmelidir.

DEVRİMCİ HAREKET

15 OCAK 2007

Sayı 24 (Haziran – Ağustos 2007)