Türkiye’de Sistemin Ekonomik ve Siyasal Açıdan Kırılgan Olması Müdahalelerin ve Hızlı Değişimlerin Önünü Açıyor

Türkiye’de bir hafta arayla önce ekonomi, daha sonra da siyaset sarsıldı. İstikrardan, büyümeden ve enflasyonun tek haneli rakamlara düşmesinden söz edilen, övgüyle anılan ekonomide, basının diliyle söylersek “sıcak para kaçtı, döviz ve altın fırladı” kısacası piyasalar altüst oldu ve bir kriz hali belirdi. Üstelik bu, “bir gece ansızın” oldu. Peşinden bir hafta arayla, Danıştay’a yönelik saldırı sonrasında, bu kez de siyasal dengeler altüst oldu.

Yorumlara baktığımızda “sıcak paranın yoğun biçimde girdiği yerde, sıcak para kaçışı da spekülasyon da olur” deniyor veya renkli basının “renkli” yönlendirmeleri sonucu konu salt dışavuran noktalardaki olağanüstülüklerle, ilgi çekici anektodlar ve vak’alarla anılıyor; tartışma ve değerlendirmeler, bilinçli veya bilinçsiz, sorunun kaynağına yaklaşmıyordu. Benzer, hatta daha da vahim bir durum, Danıştay’a yönelik saldırı sonrasında yaşandı. Olayın gündemi ve de dengeleri değiştirmeye yönelik niteliği sebebiyle, adeta “teknik direktör” konumunda yönlendirme yapanların yanıltma amaçlı atraksiyonlarına şaşırmadık. Ama, itiraf etmeliyiz ki hangi kesimden olursa olsun, yapılan hemen tüm değerlendirmelerin sorunun özünü ıskalaması, bilimsellikten ve analiz yeteneğinden büyük oranda yoksun olması, bizleri hem üzdü hem de şaşırttı. Burada, “Ellerde çiçekler, dillerde laiklik” diyen Fikret Bila’yı, “Sessiz çoğunluk ‘biz ölmedik’ dedi” diye yazan Can Dündar’ı veya “Danıştaya silahlı baskın, dört dörtlük bir SüperNATO eylemidir” diyen Perinçek’i kastetmiyoruz. Taşıdıkları kimlik ve iddia gereği, gelişmeleri tüm egemen yönlendirmelerden uzak biçimde değerlendirebilmesi gereken kişi, kurum ve yapıları kastediyoruz. Halka gerçekleri açıklama ve yolgöstericilik bağlamında işlev yüklenen öznelerde yaşanan bu yetersizlik veya edilgenlik, karşıdevrim organizasyonları için uygun zemin oluşturan “toplumsal akıl tutulması” üzerinde değiştirici etki yapmayı güçleştirmekte ve meydan adeta kan emici yarasalara kalmaktadır.

Anımsanacak olursa, 28 Şubat darbesi yaşandığında, Devrimci Hareket, müdahaleye gerekçe olarak gösterilen “radikal dinci örgütlenmelerin tasfiyeleri”ni biçimsel bir gerekçe olarak görmüş ve gelişmenin, “bir sermaye gücünün, palazlanmakta olan bir başka sermaye gücünü tasfiye hareketi” olarak görülmesi gerektiğine işaret etmişti.

MGK dayatmaları, özünde tekelci burjuvazinin/oligarşinin bugüne ve yarına ilişkin sorunlarının çözümünü amaçlamaktadır. Bu yönüyle 12 Mart ve 12 Eylül öz olarak pek de farklı değildir .” (Devrimci Hareket, 1997)

Sürece öznel araçlarla müdahale edip, gündemi özel bir kulvara sokma hamlelerinden biri de geçen sene Newroz sürecinde yaşanan “bayrak provokasyınu” idi. Devrimci Hareket, bu gelişmeyi de arka planı ve amaçları ile beraber deşifre etmek ve doğru tutuma işaret etmek üzere sık sık değerlendirme yaptı. Özellikle, “Bayrak Provokasyonunun Arkasında Kimler Var?” sorusu için önerilen yöntem, bugün için de “anahtar” rolündedir.

Bunun için fal bakar gibi tahminler yapmak yerine, bilimsel olan ve bu tür olaylarda genellikle yanılgı oranını büyük ölçüde düşüren yöntemlere başvurmak gerekiyor. Bizler örneğin, Lübnan’da eski başbakan Hariri’ye yönelik suikast için, ‘bu suikast kimin yararınadır?’ sorusunu sorarak, değerlendirme yaptık. Aynı yöntem, bayrak olayında da bizi sonuca götürür .” (Devrimci Hareket, 2005)

Bugün yukarıdan aşağıya güçlü ellerle iradi biçimde yaratılan toz-duman içinde gerçekleri okuyup doğru

Bu nedenle, egemen yönlendirmelerin kafa bulandırıcı etkisini kırmaya ve gelişmeleri doğru okuyup doğru tutum almaya yardımcı olacağına inandığımız bir çalışma hazırladık. birbiri ile ilişkilendirerek yaptığımız bu çalışmayı aşağıda, “SORU-YANIT” biçiminde sunuyoruz.

SORU: Türkiye’de, Danıştay’a yönelik saldırıdan yaklaşık bir hafta önce, “dolar krizi” diye adlandırılan bir gelişme yaşandı. Bunun nedeni nedir? Yıllardır belirli bir oranda duran dolar kuru, birdenbire neden altüst oldu?

YANIT: Aslında sürece toplu bir bakış, zaten bıçak sırtında yürüyen dengelerin bozulma noktasına geldiğini gösteriyor. Gerek ülkedeki gerekse uluslar arası ölçekteki sorunlardan kaynaklanan nedenlerle, sermaye güçleri için deniz bitmiş; gerçekte bir dengesizlik halini tanımlayan mevcut dengeleri, ekonomiye güzelleme yaparak sürdürme şansı kalmamıştı.

Globalleşme olarak bilinen, AB olarak da özgün bir kesit biçiminde yansıyan sürecin tıkanması, Türkiye’deki siyasi iktidarın farklı bir sermaye birikim modeliyle ekonominin can damarı sayılabilecek noktalara el atması ile beraber; yoksullaşmaya ve halktaki hoşnutsuzluklara ek olarak, burjuva kesimlerde de bir hoşnutsuzluk ve çatışma halini gündeme getirmiştir. Sürecin tıkandığı, orta sınıfların yok olma noktasına geldiği, yoksullaşmanın arttığı, tüm gizleme çabalarına rağmen zaten biliniyordu. İşte bu tıkanmanın gerek ekonomiye, gerek siyasal sürece yansımaları kaçınılmazdı. “Dolar Krizi” bunlardan sadece biridir. Ve anlaşılması için, Türkiye sınırları içindeki yansımaları ile yetinmeyerek, sistemle ilişkilendirilmiş bir perspektifle yaklaşım geliştirmek bir zorunluluktur.

SORU: Bu tür gelişmelerde, temel neden dışında, bazen birden çok faktörün etkileyiciliği söz konusu olur. Bu faktörler de şekilsiz bir tartışma içinde gündeme getirildiğinde; konu, sadeleşmek yerine daha çok karışır. Bu bağlamda, dolar krizine sebep olan temel/belirleyici faktörü tespit edip, arsa diğer etmenleri, onunla ilinti içinde ele almak gerekiyor. Sizce, dolar krizine sebep olan belirleyici gelişme nedir?

YANIT: Kısaca söylemek gerekirse, dolar krizine sebep olan temel gelişme, ABD’de Merkez Bankası’nın (FED’in) dolar faizlerini yükseltmesidir. Aslında bir süredir, Amerikan Merkez Bankası’nın faiz arttırma politikasının belli bir olgunluğa ulaştığı, devam etmesi halinde dünyada ticareti daraltabileceği ve yenisömürge ülkelerde sıcak para kaçışına sebep olabileceği dolayısıyla da ekonomik bir krizi tetikleyeceği tartışılıyor; ABD’nin böyle radikal bir adım atmayacağı düşünülüyordu. Ama buna rağmen Amerikan Merkez Bankası’nın faiz artırımına gitmiş olması, ek çok ülkede borsaların çökmesini ve bir kriz halini gündeme getirdi. Bu, aynı zamanda, emperyalist ağ içerisinde, gelişmiş kapitalist ülkelerin kendi devresel bunalımlarını yenisömürge ülkelere kolaylıkla aktarabildiğinin göstergesidir. Ülke içindeki yansımaları ise, varolan dengelerin ne kadar bıçak sırtı ve suni olduğunu,anında bozulabileceğini gösterdi.

Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da burjuva zeminde örgütlü sınıf ve katmanların, siyasi veya iktisadi gelişmelere müdahale etmek istediklerinde, ne denli zengin ve güçlü araçlara sahip olduğudur. Ekonominin de siyasetin de kırılgan olması, söz konusu araçlara sahip kesimlerin, hızla ekonomiyi tıkayabilmesini veya siyaset sahnesini ısıtabilmesini beraberinde getirebiliyor.

SORU: Türkiye’de yaşanan “dolar krizi”nin nedeninin Amerikan Merkez Bankası’nın faizleri yükseltmesi olduğunu söylediniz. Peki, Amerikan Merkez Bankası’nın faizleri yükseltme ihtiyacı duymasının sebebi nedir?

YANIT: Bunun nedeni, Amerikan ekonomisinin verdiği açıklardır. Doların sürekli değer kaybetmesini önlemenin yolu, onu daha yüksek ücretle alınıp satılır bir meta haline getirmektir. Tabii bunun da temelinde, ABD ekonomisinin gücünün sonuna gelinmiş olması yatıyor.

2.Yeniden Paylaşım Savaşı’ndan sonra ilk defa ABD ekonomisinin gücü tartışma konusu olmaya başladı. Savaştan sonra ki süreçte kapitalist sistemin motor gücü ABD idi. ABD ekonomisi, ihtiyaçlarıyla, ürün fazlasıyla belirleyici konumdaydı. Ama bugün artık doların arkasında durabilecek ne güçlü bir ekonomi ne de güçlü bir askeri yapı vardır. Sovyetler’in çözülmesi sonrasında ortaya çıkan ve globalleşme olarak tanımlanan sürecin sağladığı konjonktürel avantajların da sonuna gelinmiş durumda.

SORU: Hatırlarsanız, Irak işgali sonrasında ABD dünya piyasalarında dolar kurunu özellikle düşük tutmuştu; hatta bu kimilerince, Irak işgaline ayak direyen Avrupa ülkelerini bir çeşit cezalandırma olarak yorumlamıştı. O gün için ABD, dolar kurunu düşük tutmaya neden ihtiyaç duymuştu?

YANIT: Doların değerinin düşük tutulması halinde, Amerikan ürünleri dünya pazarında daha ucuz, Euro üzerinde pazarlanan ürünler daha pahalı olacaktı. Neden buydu. Bundan, Amerikan ekonomisinin canlandırılması amaçlanmıştı. Belirli oranlarda da olsa sonuçları da görüldü.

Euro’nun para birimi olduğu Avrupa ülkelerinde ekonomi %1-2 büyürken, Amerikan ekonomisi yıllık %3’e varan oranda büyüdü. Gerçi bu büyümede, bugün Türkiye’de de tartışılan Mortgage sisteminin önemli anlamda rolü oldu. Gerçekte konut sektörü dünyada önü en fazla tıkalı olan, üretken olmayan bir yatırım alanıdır. Mortgage sistemiyle, insanların 15-20 yıla kadar ki birikimlerini satmaları sağlanmış ve bu nispi bir canlanma yaratmıştı. Ama bugün artık bu süreç de tıkandı. Çin, Hindistan, Malezya gibi ülkelerde dolar bazında üretilen ucuz ürünler Amerikan piyasasını ele geçirdi. Diğer bir ifadeyle, dünya ticaretindeki genişleme, ABD ekonomisini vurmaya başladı. Amerikan ekonomisi yıllık 600-700 milyar dolar dış ticaret açığı veriyor.

SORU: bu durumda doların değerinin düşük olmasından kaynaklı, düşük maliyetlerle üretilen malların gelip Amerikan pazarını vurduğunu söyleyebilir miyiz?

YANIT: Evet, söyleyebiliriz. Çünkü, Amerikan tekellerinin sattığı ürünler, Amerika’da değil; Tayvan, Çin, Hindistan, vb. ülkelerde üretilen ürünlerdir. Bunun sonucunda, Amerikan ekonomisi %2-3 büyürken, üretimin yapıldığı ülkelerdeki ekonomi %10-12 büyümeye başladı. Ve artık ABD, dış ticarette Çin’e, Hindistan’a karşı büyük bir dış ticaret açığı veriyor. Bu arada Çin, dış ticaret fazlasını, Amerikan Merkez Bankası’nın tahvillerini satın alarak değerlendiriyor. Gelişmeler, giderek Amerika ile Çin ekonomisini, birbiriyle bağımlılık ilişkisi içine sokuyor. Yani dünya hegemonyası konusunda birbirine karşıt gibi görünen bu iki güç, ekonomik anlamda birbiriyle belirli bir çıkar örtüşmesi içinde. Yine de bugüne kadar ki mevcut ilişkilenmede Amerikan ekonomisi bir anlamda Çin ipoteği altındaydı. Alınan son kararlar, bu ipotekten kurtulmayı amaçlıyor. Buna göre, Amerika’nın dışına çıkmış olan sermaye Amerika’ya çekilecek ve dış ticaret açıkları bu şekilde kapatılmaya çalışılacak. Bunun muhtemel sonucu da, dış ticarette dolaşımda olan paranın Amerika’ya dönmesiyle, dünya ticaretinde bir nakit sıkıntısı, bir daralma olacaktır.

SORU: Amerika bir anlamda süreci tersine mi çevirmek istiyor?

YANIT: Evet, üretimi kendisi yapmayı ve ekonomisini canlandırmayı amaçlıyor. Bundan da asıl zararı, az sayıda ürünün bol miktarda üretilmesine dayalı ekonomiler görecektir. Dikkat edilirse, son gelişmelerde, Türkiye gibi zarar gören ülkeler, genellikle ABD ekonomisi karşısında alternatif geliştirip bir denge sağlayamayan ülkelerdi. Örneğin Çin, ABD’nin bu türden ekonomik hamlelerini dengeleyebilecek araçlara sahiptir. Elindeki dış ticaret fazlasını üretken alanlara ve hatta Amerikan ekonomisini kuşatacak tarzda aktarabiliyor. Afrika’ya, Latin Amerika’ya, Avustralya’ya giriyor. Avustralya’da pek çok sanayi kolunu ele geçirmiş durumda. Sağladığı bu kuşatma hali Çin’e ABD’nin hamlelerini bertaraf edebilme veya en azından dengeleyebilme şansı veriyor. Tabii bu büyük oranda Çin’e özgü bir avantaj. Yoksa, sermaye hareketliliğinin küresel boyut kazandığı ve çok sınırlı sayıda pazar alanının bunun dışında kalabildiği koşullarda, nakit akışının ABD’ye yönelmesi, dünyanın geriye kalan kesimlerinde bir ekonomik krizi tetikleyebilir. Ve bugün bu yönde bir gidiş gözleniyor.

SORU: Türkiye’ye dönersek; son yaşanan gelişmelerin, uluslar arası konjonktürden kaynaklanan boyutları olduğu bir gerçek. Ancak, etkilenme hızı ve boyutu Türkiye’ye özgü nedenlerle ilintili değil midir?

YANIT: Evet, en azından “dışsal” bir gelişmeden bu denli doğrudan etkilenmesi, Türkiye ekonomisinin kırılganlığıyla ilintilidir. Hatta bu noktada, ekonominin de siyasetin de kırılganlığını arttıran ve son gelişmelerde önemli rolü olan bir çelişmeden, sermaye kesimleri arasındaki bir gerilmeden söz etmekte yarar görüyoruz.

Emperyalist tekellerin desteğiyle ayakta duran, IMF politikaları çerçevesinde meclisi görülmedik bir hızla işleten AKP, bu rolünün yanında bir taraftan da farklı bir sermaye birikim modeli gereği ekonominin can damarı olan alanlarda hakimiyeti amaçlamakta, bu konuda geleneksel tabanının devamı ilişkiler çerçevesinde bir sermaye kesiminin güçlenmesinin önünü açmaktadır. Söz konusu sermaye kesimine petrodolarların ve Ortadoğu şeyhlerinin Avrupa bankalarında bulunan paralarının akması; aynı sektörlerde varlık gösteren ve konumları sarsılan kesimleri rahatsız etmekte, tepkilerine sebep olmaktadır. Bu konumda olan sermaye kesimlerinin çapı sanıldığından da büyüktür. Ve tepkilerinin giderek uç noktalarda bir çatışmaya dönüşmesi kaçınılmazdır. Çünkü hiçbir sermaye kesimi sahip olduğu ekonomik avantajları sessiz sedasız terketmez. Özellikle ülke genel anlamıyla bir seçim ortamına girdiğinde bu türden çatışmalar daha keskin biçimlerde dışavurur. Bu nedenle geçtiğimiz günlerde birdenbire ortaya çıkan değişimlerin dünyada en çok Türkiye’yi etkilemiş olması, içinden geçilmekte olan dönemle, ekonomi ve siyasetin kırılganlık oranı ile açıklanmalıdır. Dövizdeki artış sonrasında örneğin otomobil fiyatlarında %11 oranında bir artış görüldü. Benzer şekilde konut sektörünü canlandırması beklenen mortgage sisteminin ölü doğmasına sebep olacak şekilde kredi faiz oranları yükseldi. Henüz kriz bile sayılmayan bir gelişmede yaşanan sarsıntı ve güvensizlik, Türkiye ekonomisinin kırılgan yapısı sebebiyledir.

SORU: Danıştay’a yönelik eylem sonrasında ortaya atılan yorum ve veri çeşitliliği, gerçekte sanıldığının aksine, olayın aydınlanmasını değil, özünün gölgede kalmasını beraberinde getirdi. Bu bağlamda, yukarıda söz ettiğiniz çelişmeler bağlamında sormak gerekirse; gelişmelerin ardındaki tayin edici güçler kimlerdir? Susurluk’ta adı geçen insanlarla bugün adı geçenler arasında bağlantı kurmak yeterli midir?

YANIT: Susurluk sürecinde de bugün de kimi fotoğraf karelerinde Perinçek’ten Muzaffer Tekin’e ve hatta Veli Küçük ve İbrahim Şahin’e uzanan kirli ilişkileri deşifre etmek tabii ki önemlidir.

Ancak bunlar, söz konusu ilişkilerin etkisiz kılınması için de Danıştay eylemini doğru okuyabilmek için de yeterli değildir. Benzer şekilde, eylemi yapan kişinin siyasal özgeçmişini adım adım takip ederek sonuca varmak da mümkün değildir. Bu nedenle eylemi kimin yaptığından çok, eylemden kimlerin yarar sağladığı noktasından hareket etmek, değerlendirmede isabet için en uygun yöntemdir. Türkiye’de uzun dönemdir, toplumu çok iyi tanıyan, mevcut çelişmeleri bilen ve bu çelişmeleri yönlendirme amaçlı olarak nerede nasıl kullanacağını bilen üst düzeyde örgütlü güçlü yapıların olduğu biliniyor. Türkiye’de 12 Eylül, 28 Şubat, vb. pek çok gelişme, benzer dinamikler üzerinden, yer yer kimi “hazır kıtalar” veya “kolay tetiklenebilir güçler” kullanılarak sağlanmış; ihtiyaç duyulan psikolojik ortam ve kamuoyu desteğinin sağlanmasında bu araçlar sıkça devreye sokulmuştur. Bu tür dönemlerin bir özelliği de, farklı nedenlere dayanan tepkileri bileşke kuvvet halinde toplayabilmesidir. Eylem sonrasında Anıtkabir’de veya cenaze töreninde buluşan kitlenin ve yansıyan tepkilerin bu türden niteliği vardır. ABD’nin Ilımlı İslam projesini tanımayan ve islamı doğrudan şeriatla ilişkilendiren, AB uygulamalarına tepki duyan, laiklik kaygısıyla hareket eden, AKP politikalarından rahatsız olan, vb. pek çok kesim aynı alanda buluşmuş; hatta laiklik-şeriat ikilemi özellikle kamçılanmıştır. Ancak saydığımız bu buluşma, olsa olsa, eylemden yarar sağlayan yönlendirici güçlerin operasyonuna kitle tabanı sağlamıştır. Ama bu kitle tabanının nitelik ve bileşimine bakmak, operasyonun ardındaki temel nedeni görmeye yeterli değildir.

SORU: Geçmişte ne denli yönlendirme olursa olsun, devrimciler bu türden gelişmelerin arkasındaki temel nedeni görmekte güçlük çekmez; uyguladığı diyalektik yöntem sebebiyle, en isabetli değerlendirmeleri yapardı. Bugün örneğin son gelişmelerde, solda da bir çeşit kafa karışıklığı veya en azından yönlendirmelerden etkilenme gözleniyor. İşte bu karışıklığı aşmak açısından soruyoruz; Danıştay’a yönelik eylemden yarar sağlayan ve dolayısıyla operasyonun arkasında bulunan kesimleri kısaca nasıl tanımlayabiliriz?

YANIT: Bir kez daha bir sermaye çatışmasına tanık oluyoruz. AKP’nin iktidar olma olanaklarından beslenerek palazlanan sermaye kesimine karşı bundan rahatsız olan tekellerin tasfiye girişimi söz konusudur. İşte Danıştay eyleminden yarar sağlayan kesimler, bu tasfiyeci tekellerdir. Bunların çapı sanıldığından da büyüktür. Çünkü AKP gerçekten Türkiye’de görülmemiş biçimde, ekonominin can damarlarını ele geçirecek şekilde, pervasızca destek sunuyor. Bu Samsun-Ceyhan boru hattında, bir binanın üç kattan altı kata çıkarılmasında veya ihale bahşederek, çeşitli biçimlerde oluyor. İşte bu uygulamalarla alanlarına girilen, çıkarları zedelenen sermaye kesimi, AKP destekli sermaye kesimini tasfiyeye yönelmiştir. Operasyonun arkasındaki güç de budur. Bugüne dek farklı bir sermaye birikim modeli sürdürmüş, devlet olanaklarından yararlanmış bu kesimin daha da radikalleşmesi beklenmelidir. Diyebiliriz ki artık, kendi taleplerini halkın bütününün talepleriymiş gibi göstererek politika yapmak biçimindeki tarzın sonuna gelinmiş; bir anlamda kılıçlar çekilmiştir. Dolayısıyla yaşanan çatışma, gösterilmek istendiği gibi basitçe laik-antilaik çatışması değil, burjuvazinin farklı kesimleri arasındaki bir mücadeledir. Peşinden ortaya sürülen argümanlar ve yaşanan ortaklaşmalar, sahip olunan politikalar etrafında çeşitli güçleri yedekleme gayretiyle ilintilidir. Bu nedenle operasyon sahipleri; duruş cephesini genişletmek amacıyla, AKP’den rahatsız tüm kesimleri, MHP-İP-ADD bağlamlı ilişkileri, Kemalistleri, AB ve ABD karşıtlığını bir bileşe güç halinde sokağa dökmüştür.

SORU: Bu müdahaleyi 28 Şubat’a benzetebilir miyiz?

YANIT: Bir sermaye kesiminin diğerini tasfiye etmesi bağlamında benzetebiliriz. Zaten Genelkurmay Başkanı da sokağa taşınan organize tepkiden memnuniyetini ifade ederken, bir anlamda o benzerliği kurmuştu. Aradaki fark, tank paletlerinden çıkan sese ihtiyaç olmadan operasyonun gerçekleştirilmiş olmasıdır.

SORU: Can Dündar, olaydan hemen sonraki yazısında bu kez 28 Şubat gibi karar verici bir gücün olmadığını, tepkinin “sessiz çoğunluk” tarafından gerçekleştiğini söyledi; Anıtkabir’deki ve cenazedeki buluşmayı övdü. Neden böyle oluyor? Can Dündar gibilerindeki bu basiret bağlanmasını nasıl açıklamak gerekiyor?

YANIT: Can Dündar’ın niyetine dair spekülasyon yapacak durumda değiliz. Ama, beyinleri fetheden, algı kapasitesini düşüren, muhakeme yeteneğini tahrip eden egemen saldırıların artık iyi niyetli olsa dahi pek çok aydını ve hatta sol kimlikli kişi ve yapıyı vurduğunu söyleyebiliriz.

“Bunu görmemek için ya kör ya da cahil olmak lazım” denebilecek gelişmeler karşısında da benzer sonuçlara tanık oluyoruz. Ne yazık ki bu, yönlendirme araçlarını zenginleştirip geliştiren emperyalizmin başarılı olduğunun göstergesidir. Sanki “ben neyi gösteriyorsam onu gör; ne istiyorsam onu düşün” komutu verilmiş ve büyük bir çoğunluk hipnoz edilmiş gibi bu komutun dışına çıkmıyor.

Halbuki Anıtkabir’deki de bir eylemdi ve diğer eylemler gibi bir politikanın devamıydı. Süreci dikkatle izleyenler için; bugüne kadar devletin en üst kesimlerinde çok yakın ilişkiler içerisinde bulunan sermayenin kimi kesimlerinin AKP politikalarıyla giderek tecrit edildiğini, büyük oranda sarsıldığını görmek güç değildir.

SORU: Son gelişmeleri doğrudan cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilişkilendirenler oldu. Cumhurbaşkanının mevcut meclis tarafından seçilmesini önlemek isteyenlerin harekete geçtiği yönünde bir kanaat var. Siz bu değerlendirmeye katılıyor musunuz?

YANIT: Bu tür süreçlerde birden çok bileşen sonuç üzerinde etkili olur. Doğru değerlendirme yapmak için, bu bileşenler içinde hangisinin temel, hangisinin tali olduğunu bilmek gerekiyor. Doğrudur, cumhurbaşkanının bu meclis tarafından seçilmesini istemeyen kesimler de o gün sokaktaydı. Ama sorun sırf bundan ibaret algılanırsa, ağaca bakıp ormanı görememe durumu oluşur. Cumhurbaşkanlığı seçimi önemlidir; hatta belki orman içinde tek bir ağaç değil de, bir ağaç kümesidir; ama ormanın kendisi değildir. Bu nedenle olay, yukarıda da belirttiğimiz gibi, sermaye çatışması ekseninde düşünülür ve ikincil önemdeki diğer faktörler bununla ilişkilendirilerek değerlendirilebilirse, sorunu tüm boyutlarıyla kavramak olanaklı hale gelir.

SORU: Peki bu tasfiye girişiminin devamında neler beklenmelidir: kapışma devam eder mi; bir erken seçim vb. söz konusu olabilir mi?

YANIT: Bu kesimlerden kaybettikleri avantajları yeniden kazanmak için, erken seçim dahil, her türden hamle beklenmelidir. Hatta artık egemen sınıfların, sadece ekonomik ve siyasal araçları değil, askeri araçları da kullandıklarını görüyoruz. Danıştay eylemi, hafife alınmamalı ve burjuvazi arasındaki çatışmanın silahlı alana taşınması olarak görülmelidir. Bu bağlamda Baykal’ın sözü doğrudur; Politikaya kan bulaşmıştır.

SORU: Ilımlı islami proje dahilinde AKP’yi destekleyen ABD’nin bu gelişmelerden rahatsız olduğunu söyleyebilir miyiz?

YANIT: Evet, ABD bu gelişmelerden rahatsızdır. Türkiye’deki milliyetçilik temelinde bir gelişme ABD’yi huzursuz eder. Bilindiği gibi ABD, daha önce, Sovyet’lerin parçalanması amacıyla Türk milliyetçiliğini kullanmış, Türk-İslam sentezni en fazla pompalayanlardan biri olmuştu. MHP, Kontrgerilla ve Gladio ilişkileri bu çerçevede geliştirilmiş, desteklenmişti. Ama bugün için artık ABD’nin Türkiye’ye Ortadoğu bağlamında, farklı ilişki ve dinamiklere müdahale etmek üzere ihtiyacı vardır. AKP bu çerçevede bir tercihti. Tabii bu arada ABD ile ilişkilerin, hükümet değişiklikleriyle sarsılmayacak denli sağlam olduğu unutulmamalıdır.

SORU: Yaşanan gelişmeler AB ile ilişkileri de etkiler mi?

YANIT: En azından Kürt Sorunu, Ermeni Sorunu, Kıbrıs Sorunu, vb. konularda çelişmenin büyümesi ve zaten yürümeyen sürecin daha da tıkanması beklenmelidir.

SORU: Emperyalizmle bütünleşmiş Türkiyeli tekellerin bu gelişmeler karşısındaki duruşu nedir?

YANIT: Aslında AB dahil emperyalizmle bütünleşen tekel sayısı çok azdır. Koç, Sabancı gibi tekeller konumlarını sürdürüyor. Bunlar için yönetimde AKP’nin olup olmaması tayin edici değildir. AB sürecine entegre olabilmiş haldeler. Örneğin Koç, bugün Avrupa pazrına en geniş şekilde üretim yapan bir firma konumundadır. Ancak sürece bu şekilde direnebilenler, köklü ilişkilere sahip olan az sayıdaki tekellerdir. Bu süreçte Çukurova Holding dahi sarsıldı, pek çok grup parçalandı. 15-20 bin kişi çalıştırdığı halde iflas noktasına gelen tekel grupları var. Türk Lirasının sürekli olarak değerlenmesi, doların düşük tutulması Türkiye’deki ihracata dayalı ekonomiyi neredeyse içinden çıkılamaz hale getirdi. Ve sonuçta bugün, sokakta AKP politikalarına karşı olanlarla, laiklik vb olgular ekseninde kümelenenler buluştu.

SORU: Emperyalizmin küresel müdahale araçlarını geliştirip güçlendirdiği bu koşullarda Türkiye’de bir burjuva kesimin, AB ve ABD aleyhine sonuç verebilecek adımlar atabilmesi bir çelişki değil midir?

YANIT: Biz bazen konu gereği sorunun bir boyutunu ele alır, onu öne çıkarıp tartışırız. Bu yöntem kimi durumlarda yanlış anlamalara sebep olabilmektedir. Bugün sözünü ettiğimiz siyasal saflaşma, uzun bir sürece dayanıyor. Kürt Sorunu konusundaki dayatmalardan BOP’a, AB’den IMF dayatmalarına kadar pek çok gelişme sonunda, bugün hafife alınamayacak bu “bileşke tepki” temelinde bir organizasyon söz konusu olmuştur. Zaten emperyalist oluşumlarla bağımlı ülke ilişkisi, basit bir emir-komut ilişkisi olarak algılanmamalıdır. Hatta yer yer “iç siyasette bağımsızlık” görüntüsü için kimi çelişmeli gibi görünen hamlelere göz yumulur. Ama sonuçta, mevcut köklü ilişkiler üzerinden aynı mekanizma işlemeye devam eder. AKP’nin üçlü koalisyon sonrasında IMF politikaları konusunda, kalınan yerden yola devam etmesi buna örnektir. Bugün de seçim olması ve farklı bir hükümetin görev alması, Türkiye-ABD ilişkilerini tanımlayan yol haritasında değişime sebep olmayacaktır. Bu konular, günlük siyasal polemiklerden çok daha farklı ve oturmuş kalıplar üzerinden yürüyor.

SORU: Peki ABD’nin AKP tercihinde bir değişimden söz edebilir miyiz?

YANIT: Evet aslında bu konuda da birtakım ipuçları belirmiş durumda. ABD’nin Türkiye’yi ılımlı islami model olarak Ortadoğu’ya sunma hesapları başarısızlığa uğramış görünüyor. Gerçekte Türkiye, ABD’nin varsaydığı gibi Ortadoğu’da saygın bir duruşa sahip değil. Arap ülkelerinde geçmişte büyük oranda Sovyetlere bir yakınlık söz konusuydu. Sadece Suudi Arabistan ve küçük körfez ülkeleri ABD’ye endeksli bir duruş içindeydi. Hatta Suudi Arabistan’da da sadece Suudi ailesinin işbirliği söz konusudur. Bunun dışında Suudi halkı ABD’ye alabildiğine tepkilidir. Bu bağlamda ABD’nin Türkiye’yi model olarak göstermesi; Ortadoğu’da karşılık bulmamıştır.

İkinci bir nokta da, AKP’nin iktidar olma anlamındaki zafiyetleridir. Burjuva basının tüm güzellemelerine rağmen AKP gerçekte kimi konularda, ani karar verme ve uygulama iradesi gösteremiyordu. Tamam belki, kapitalizmin çıkarına denk düşecek şekilde istediğini alıyor, istediğini satıyor, istediği özelleştirmeyi yapıyor, oy çokluğuna dayalı olarak mecliste istediği yasayı çıkarıyordu. IMF ya da uluslararası emperyalist kuruluşların her türlü dayatmalarına bugüne kadar görülmemiş kadar koşulsuz büyük bir içtenlikle sahip çıkıyordu. Ama iş askeri konular gibi özel alanlara gelince, yeterince iktidar olmadığı ortaya çıkıyordu. Ve giderek AKPnin toplumdaki saygınlığı azaldıkça, halk muhalefeti gelişmeye başladıkça; AKP, ABD açısından tercih edilen bir yapı olmaktan yavaş yavaş çıkmaya başladı. Son olarak AKP’li bakanın Tayyip Erdoğanı kastederek “onu kullanın” demesi, ilişkinin niteliğini de mevcut sıkıntıyı da ele veriyordu. Zaten ABD 1 Mart tezkeresi olayından sonra Trükiye’de AKP’nin gücüne kuşku ile bakmaya başladı. Şu anda ABD’nin Türkiye’ye, belki İran’a yönelik baskı/tehdit anlamında bir ihtiyacı var, ama bunun için AKP şart değildir. Hatta AKP’nin olmadığı koşulda bu daha kolay olabilir. TSK’nın ta NATO’nun kurulduğu günden beri evrimi ve kimi geleneksel kurum ve yapıların varlığı sebebiyle; AKP ile değil de CHP, MHP gibi devlet bürokrasisinin etkili ve yetkili kesimleriyle içiçe olan partilerle ilişki sürdürmek, ABD’yi daha doğrudan etkili kılabilir. Dolayısıyla görünen o ki önümüzdeki süreçte AKP her an için ABD’nin öncelikli tercihi olmaktan çıkabilir.

SORU: Peki bundan sonra süreçteki muhtemel yönelimler nasıl olacaktır?

YANIT: Burjuvazinin farklı kesimleri arasındaki, yani AKP iktidarıyla konumları sarsılanlarla AKP iktidarında palazlanan kesimler arasındaki çatışmanın, önümüzdeki süreçte giderek keskinleşeceği görülüyor. Çünkü çok kırılgan olan ekonomi sebebiyle, en basit bir kriz ortamında dahi pek çok kesim ayıklanacak, ancak devletin açık desteğini almış olan çok sınırlı bir kesim ayakta kalabilecektir. Kaldı ki Türkiye’de ekonomi çok kırılgan, her an için krizde derinleşme yaşanabilir. Bu krizi atlatabilmenin yolu siyasi iktidarla yakın ilişkiler içersinde olmaktan geçiyor. İşte bu süreçte siyasal iktidarla yakın ilişki içinde olmak ya da siyasal iktidar aracını kullanabiliyor olmak, hemen hemen bütün burjuva katmanlar arasında ivedi bir sorun haline gelecektir. Eğer siyasi iktidara iç içe olmak bu kadar önemliyse, o siyasi iktidarı ele geçirmek için verilecek mücadele de o denli çetin ve şiddetli olacaktır. Bu açıdan önümüzdeki süreçte burjuva kesimler arasındaki çelişmeler keskinleştikçe, bunun siyasal yapılaşmalara ve kitle tabanı oluşturma çabalarına da yansıması olacak, toplum hızlı bir gerilmeye doğru sürüklenecektir. Bu sürecin tetiklediği tepkilerin, çalışma yaşamı vb konularda yaşanan tepkilerle birleşmesi halinde, gerilme sokağa daha şiddetli yansıyacaktır. Benzer şekilde AB, Kürt sorunu vb olgular üzerinden büyütülen milliyetçilik, burjuva kesimler arasındaki çatışmada kimi kesişmeleri beraberinde getirip işin sokağa yansımalarını büyütebilir

SORU: Anımsanacak olursa, daha önce, iç savaşa kadar tırmanabilecek bir toplumsal gerilmeden söz etmiştiniz. Şu an için hala bu boyutta bir gerilmeden, en azından bir iç savaş olasılığından söz edilebilir mi?

YANIT: Türkiye’yi bir iç savaşa çekebilecek politikaların başında, öncelikle Türk ve bir oranda Kürt milliyetçiliğinin kabartılması geliyordu. Ama Türk milliyetçiliği artık toplum içersinde doygunluğa ulaşmış durumda. Bunda, 70-80 dönemindeki antifaşist mücadelenin, MHP’yi teşhir etmiş olmasının önemli bir rolü vardır. Bir ara oyunu %19lara kadar yükseltmiş olması o dönemde merkez sağın parçalanmışlığı ve alternatifsizliği sebebiyledir. Kaldı ki çok kısa bir süre sonra merkez sağ toparlandı ve AKP onun yerini aldı. Yoksa MHP’nin oy oranını bu denli yükseltmiş olması, kendi örgütlü ilişkilerinin bir sonucu değildi. Bugün MHP’nin bir toplumsal hareketi bastırmak için, istediği yere 3-5 bin kişiyi yönlendirebilecek kadro örgütlenmesi vardır. Bir yürüyüşe katılmak için anında birkaç bin kişiyi toplayabilir ama bunun AKP’nin ulaşmış olduğu kitlesel örgütlenme düzeyine varması, sürdürdüğü iç savaş temelli politikaya rağmen, beklenmemelidir. Varabileceği yer sınırlıdır. Gerçi bugün sürdürdüğü mücadele ve öne çıkardığı motiflerle DSP’yi yedeklemiş, İP vb. kesimlerle daha yakın ilişkiler içersine girerek aldığı desteği bir oranda genişletmiştir. Yine de önümüzdeki süreçte iç savaş politikaları yerine muhtemel bir seçim sebebiyle kitleselleşebilmenin araç ve yöntemlerini öne çıkarabilir.

SORU: Biliyorsunuz bu süreçte Terörle Mücadele Yasası gündeme geldi. Bu yasayı kimileri cumhurbaşkanlığı seçimleriyle kimileri de salt Kürt sorunu ile ilişkilendirdi. Sizce TMY salt bu nedenlerle mi gündeme sokulmuştur?

YANIT: Yasa incelendiğinde sanıldığı gibi salt Kürt sorunu ile ilintili olmadığı, çok daha geniş kapsamlı olduğu ve demokratik en basit bir tepkiyi dahi terör kapsamına alabilecek şekilde düzenlendiği görülür. Sistemin kendisi yasaya meşruiyet kazandırmak için Kürt sorunu bağlamını öne çıkarıyor. Bunun dışında, hemen her şeyi Kürt sorunu ile açıklamaya alışmış kesimler de bu fikri beslemiş oluyor. Cumhurbaşkanlığı seçimiyle doğrudan ilişkilendirmek de benzer bir sınırlılık taşıyor. Gerçekte ise yasada bugüne kadarki deneyimlerin değerlendirildiğini, çok kapsamlı ve bilinçli bir hazırlığın ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Kısacası TMY, toplumsal muhalefeti çok daha dar bir kesime hapsetmeyi amaçlayan, uzunca bir stratejik hedefle ilişkilendirilmiş, bu bağlamda da konjonktürel nedenlerle açıklanamayacak bir yasadır.

SORU: Bu süreçte devrimcilerin etkisiz bir özne görüntüsü vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Aslında devrimcilerin bugünkü görüntüsü yeni bir olgu değildir. Ve hatta bırakalım fiili tutum alıp mevcut gelişmeleri halktan yana sonuçlarla buluşturmayı; olayın değerlendirilmesinde dahi büyük oranda yetersiz kalınmıştır. Tabii bu durum solun genel durumundan bağımsız değildir. ve belki bu sohbeti aşacak denli kapsamlı bir sorundur. Anacak konu bağlamında söylemek gerekirse, burjuva kesimler arasında bu denli büyük çapta kapışmaların yaşandığı durumda solun sanki sürecin dışında görünmesi, en azından etkisizlikle veya güçsüzlükle doğrudan ilişkilendirilip bir demoralizasyon sebebi oluşturmamalıdır. Burjuva zemin özellikle kaygandır. Ve oradaki güçler her zaman bir toplam oluşturmaz. Ama halkla karşılıklı ilişkide geleceğe dönük olarak atılan adımlar bir toplam oluşturabilir; ekilen tohumlar istikrarlı bir büyüme gösterebilir. Önemli olan, böyle süreçlerde somut başarılar ve büyük karşılıklar sağlanamıyor da olsa, devrimci bir yolda yürüme ısrar ve istikrarını gösterebilmektir.

Sayı 21

(Mayıs – Temmuz 2006)