Ülke Gerçekliğini Doğru Tahlil Edebilmek Bir Devrimci Hareketin Başarı Koşuludur

Dünya ölçeğinde emperyalist güçlerin karşı-devrim stratejileri geliştirmekte ustalaştıkları bir gerçektir. Devrimcilerin ise, strateji geliştirme konusunda en büyük eksiği; üzerinde faaliyet yürüttükleri toprakların içerdiği güç ve olanakları değerlendirmedeki yetersizliktir. Farklı ülke devrimcilerine özgü strateji bileşenlerini aktararak bunlardan bir strateji oluşturmak yerine, ülke gerçekliğinin doğru tahlil edilebilmesine dayalı bir stratejiyi geliştirebilme yeteneği ile hareket etmek, bir devrimci hareketin başarı şansını arttırır.

Bir devrimci için teori, pratiğe kılavuzluk edebildiği oranda anlamlıdır. Bu nedenle, bir ülkede devrimci mücadeleye öncülük edecek bir devrimci hareket, genel doğruların ve soyut formülasyonların ötesinde, ülkenin tarihi ve iktisadi gelişimine, sosyal ve siyasal şekillenmesine dair köklü analizler yapmalı ve kavganın ihtiyaçlarını yerinde karşılayabilen bir işlerliği ve yetenek gelişimini amaçlamalıdır. Bugün solun belki de en çok zorlandığı meselelerden biri, genel politikaları özele indirgeyebilme konusudur. Kitabî bilginin kitapta kaldığı, pratiğin doğurganlığına dayanan bilginin kitaba akmadığı tek yanlı bir gelişim sürecinde devrimci güçler, kavganın ihtiyaçları karşısında üretken ve dinamik bir duruş sergilemekte zorlanırlar. Çoğu kez karşılaştığımız üzücü acemilikler, böyle bir yetersizliğe işaret etmektedir. Günübirlik politikalarla yetinen veya her şeyi araçlarla açıklayan bir tarzı benimseyen devrimci yapılanmalar, hayatın zorlamaları karşısında; demiri, daha nitelikli bir kavrayışa ve ustalıklı bir pratiğe doğru bükmenin gerekliliği ile karşı karşıya kalacaktır.

Devrimciler arasında genellikle yeterli bir okuma performansı gösterilemediği için, Marksist klasiklerden hareketle genel bir perspektif oluşturup, somuta bu perspektif ışığında yaklaşmak; genellikle uygulanması olanaksız, mükemmeliyetçi bir tarzmış gibi kabul edilir. Böyle olunca da, pratik-politik faaliyetin zorunlu hale getirdiği ihtiyaçların öncelendiği bir tarz, nelerin ve nasıl öğrenileceğini tayin eder. Diğer bir ifadeyle, zorunluluklar; hem düşünsel hem de pratik üretkenliği belirleyen bir faktör olarak devrimcilerin duruşunu tayin etmeye başlar. Bunun yanında, akademik çevrelerde gerçekleştirilen kimi araştırmalar da, devrimcilerle mesafeli olunması sebebiyle, bu sorunun aşılmasında yardımcı bir faktör olarak işlev görememektedir.

Bugüne dek ne yapılmış ve hangi tarz uygulanmışsa, onun bir geleneğe dönüşmüş olması ve uygulayıcıların ortak bir kimlik oluşturması varolan kabuğu kırmayı güçleştiriyor. Öyle ki, yapıyı bir arada tutan tutkalın sulanmasına ve dağılmaya sebep olabilir düşüncesiyle bir tartışma kültürünün gelişmesine, sorgulayıcı yaklaşımlara olanak tanınmamakta; sınırlanmışlığa dayalı bir iç barış tercih edilebilmektedir. Şematizmin, ithal yöntemlerin ve kısır döngünün aşılması; ancak, olması gerekeni pratik eşliğinde sergileyen örnek bir devrimci hareketin yol göstericiliği ile mümkündür.

Çevrelendiği koşullar sebebiyle, erdem olarak kabul edilen bir fiilin, bir başka kesitte tembelliğe/zaafa karşılık düşmesi olasılık dahilindedir. Örneğin “Benden geçti mi demek istiyorsun/ Aç iki kolunu iki yanına/ Korkuluk ol” (Rıfat Ilgaz) diyebilmek, gerektiğinde insanları kanaatkarlığa çağırmak doğru ve gereklidir. Ancak, bu türden yöntemleri genelleştirip, örneğin bir devrimci hareketin üretkenlikte, perspektif genişliğinde ve yolgöstericilikte azla yetinmesini istemek; çok daha başka bir şeydir ve doğru değildir. İşte bu nedenle, felsefi olanla edebi olanın, ideolojik olanla politik olanın dahi birbiri ile çakışmayan kendine ait sınırlar içerdiğini görebilmek ve her olguyu kendi özgünlüğü bağlamında değerlendirebilmek, bir öncüyü öncü yapan nitelikler arasında olmazsa olmaz önemdedir.

Politik arenada pek çok öğenin, birbirine yakın frekanslarda varlık gösteriyor olması, öncünün kavrayışındaki derinliğe ve sahip olduğu seçiciliğe özel bir önem kazandırmaktadır.

Uluslararası karşı devrim, deney biriktiren ve deney aktaran özelliği ile duruşunu güvenceye alma yöntemlerini sürekli olarak zenginleştirirken; bunun karşısında, devrimci mücadeleye öncülük eden hareket(ler)in başarısı, yaratıcılık yeteneği ile orantılı olacaktır. Burada “yerellik”, kaçınılmaz biçimde açığa çıkar. Marksizmin evrensel nitelikteki yolgöstericiliği sebebiyle, devrimci hareketler, sınırlarüstü özellikler de taşır. Ancak bu, yerel nitelikleri dikkate almaya ve ülke bazında mevcut olan güç ve olanaklara -karşı olanakları da dikkate alarak- uygun bir program dahilinde işlev kazandırmaya engel değildir. Bir devrimci hareketin başarısı, sadece dolaysız ilişkileri ile değil, başka güçleri harekete geçirebilmekteki yeteneği ile de ölçülür.

Bir devrimci hareketin, sömürünün ve sınıfların ortadan kaldırılmasını -yani sosyalizmi- amaçlaması, doğrudan bu tür taleplerle işe başlamasını gerektirmez. Stratejik hedef ile kısa vadeli hedefler, birbiri üzerinde etkide bulunan ama birbirinin yerine geçirilmemesi gereken nitelikler taşır. Demokratik devrimin yaşanmadığı/tamamlanmadığı hiçbir ülkede devrim, sosyalist niteliklerle işe başlamaz; antiemperyalist, antifaşist, antifeodal vb. niteliklerle harekete geçildiği görülür. Latin Amerika’daki mücadelede çoğu kez, diktatörlük karşıtlığı ön plana çıkmıştır. Bunlar, demokratik nitelikte mücadelelerdir. Ancak, böyle bir tanımlama, demokratik devrim boyunca sosyalist içerikte görevlerin üstlenilmediği, demokratik devrim ile sosyalist devrimin birbirinden bıçakla kesilir gibi ayrıldığı anlamına gelmez. Tersine, demokratik devrim sürecinde, sosyalist devrime ait pek çok görev yerine getirilir. Sınıflar mücadelesinin bizatihi içerisinde yer alarak mümkün olan ve yerine getirdiği yönlendiricilik işlevi oranında anlam kazanan öncülük, kavgada önceliklerin tayini (program) konusunda da işlev yüklenir.

Öncü, mevcut rejimle çelişme halinde bulunan ve bayraklarında çeşitli -demokratik- talepler taşıyan sınıf ve tabakaları devrim hedefine yönlendirmekle yükümlüdür. Güncel hedeflerle str atejik hedeflerin doğru ilişkilendirilebilmesi, mevcut güçlerin gereken zaman ve biçimde gerekli yere odaklanabilmesini sağlar. Mücadelenin ilk etabındaki demokratik nitelik, kavranamadığı takdirde, sürecin geliştirilerek başarıya taşınması olanaksızdır.

Mevcut rejim tarafından baskı altında tutulan çeşitli kesimlerin; iş, ekmek, özgürlük, toprak, KKTH, vb. talepleri sosyalizme giden yolda bir ayak bağı değil, bir taşıyıcı basamaktır.

KÜBA devrimi, sınıflar mücadelesinin bu ikili niteliği dikkate alınarak geliştirilmiş örnek bir devrimdir. Varolan rejimi, temelleri ile beraber bir bütün halinde değiştirmeyi amaçlayan bir devrim; zorunlu olan ön aşamaların üzerinden atlamadan, nihai hedefe yönelmelidir.

Fidel Castro, Küba Santiago Olağanüstü Mahkemesi’nde 16 Aralık 1953’te yaptığı savunmasında halka açıkladığı Moncada programını neden sınırlı tuttuğunu, neden sosyalist bir program olmadığını; 1971’de Şili’yi ziyaret ettiğinde Concepcion Üniversitesi öğrencileriyle yaptığı bir söyleşide, şöyle açıklıyordu:

‘Bu benim istediğim program mıydı?’ Gösterişli bir şekilde yanıtlıyor: ‘Hayır!’ Ve bunun nedenlerini şöyle açıklıyor: ‘O dönemde daha yüksek, daha ileri bir program önermek tamamen gerçekdışı bir şey olurdu: Kimse anlamazdı (…) Biz, 15.000 öğrenciden yalnızca 30’unun antiemperyalist oldukları bir ülkede anlaşılabileceğini düşündüğümüz maksimal programı yapmıştık.’ Konuşmasının bir başka bölümünde şu saptamayı yapıyor: ‘Batista’ya karşı mücadele programımız sosyalist bir program değildi ve gerçekten de öyle olamazdı. Çünkü mücadelemizin doğrudan amaçları henüz sosyalist hedefler değildi ve zaten de olamazdı. Bu hedefler, o aşamada, Küba toplumunun siyasi bilinç düzeyini aşardı; halkımızın o aşamadaki olanaklarının düzeyini aşardı. Moncada dönemindeki programımız, sosyalist bir program değildi. Ama o sırada halkımızın hedefleyebileceği en iyi toplumsal ve devrimci programdı. (…) Küba devrimini eleştiren bazı kişiler, bu devrimin hileli olduğunu söylüyorlardı. Biz ise gerçek bir devrimcinin hep maksimum toplumsal değişmeye ulaşmaya çabaladığını açıklıyorduk. Ama maksimum toplumsal değişmeye ulaşmaya çabalamak, bu maksimumun her an önerilebileceği anlamına gelmez: Verili bir anda, bilincin ve güç dengelerinin içinde bulundukları gelişim düzeyine göre önünüze belirli bir hedef koyabilirsiniz; bir kez bu hedefe ulaştıktan sonra, daha ileri bir başka hedefe yönelebilirsiniz.’ ” (Latin Amerika Solu Kendini Sorguluyor-Marta Harnecker, s:55-56)

Latin Amerika’da olduğu gibi geçmişte askeri diktatörlüklerin yoğunlukla bulunduğu ülkelerde bugün, sömürge tipi demokrasiler tercih edilmektedir. Emperyalizmin tavsiyeleri ışığında oluşan, askere de yer veren ve seçilmiş organların hiçbir zaman iktidar olamadığı, vesayet altında bir devlet biçimi söz konusu olmaktadır. Bu gerçekte, güçlü bir halk hareketine olanak tanımamak üzere düşünülmüş bir düzenlemedir. Böyle sistemlerde demokrasi, toplumun büyük çoğunluğunun talebi durumundadır. Ancak, burjuva ölçekler dahilinde demokratik taleplerde bulunmak ile halkın kendi kendini yönetmesine dayalı gerçek bir demokrasi istemek aynı şeyler değildir. Örneğin askeri diktatörlüklerde, diktatörlüğe yönelik mücadele çok geniş toplumsal kesimleri kapsarken, mücadele programlarının; süreci, daha farklı talepler için ileriye taşıması aşamasında kitlelerin bir ayrışma yaşadığı görülür. Gerçekte demokrasinin bir devrim sorunu olduğunu bilenler, demokratik mücadeleye antiemperyalist ve antioligarşik bir içerik kazandırarak süreci daha ileriye taşımanın mücadelesini verirler.

Demokratik mücadele ile sosyalizm mücadelesi arasındaki köprü doğru kurulabilirse; girilen geniş çaplı ittifaklar, nihai hedefe giden yolda geciktirici değil, güçlendirici işlev görürler. Bu konuda çeşitli örnekler vermek mümkündür. Örneğin “Şili’de, Pinochet’den kurtulmak çok geniş toplumsal kesimlerin çıkarınaydı. Ekim 1998 referandumunda Pinochet’ye ve onun rejiminin sürmesine EVET diyen diktatörlük tercihine karşı, HAYIR’ı desteklediler. Aynı toplumsal kesimler, başkanlık seçiminde, Pinochet’ciliğin çıkarlarını temsil eden Büchi’ye karşı Aylwin’in adaylığını desteklediler. Ama aralarında bazılarının mücadeledeki son hedefi burjuva demokratik sisteme dönüştü; diğerleriyse bu mücadeleyi, toplantı, örgütlenme, ifade, vb. özgürlüklerle işçi ve halk hareketine yeniden güçlenebileceği, gerçek ve bütünlüklü bir demokrasi mücadelesini sürdürebileceği koşulları sağlayacak demokratik bir sistemin yeniden kurulmasının yolu olarak görüyordu.” (age. s:57-58)

Salvador’da da benzer gelişmeler söz konusu olmuştur. 1989’daki seçimlerde hıristiyan demokratlarla ittifak yapan FMLN ve Demokratik Birleşme, ARENA’yı ve onun karşı-ayaklanma tasarısını tecrit ve teşhir etmeyi amaçlamıştır. İttifak zeminini geniş tutmak üzere çeşitli toplumsal gruplarla köprüler kuran devrimci hareketler; bunu yaparken, asli yönelimlerinden taviz vermemeli ve daha uzun erimli olan gerçek demokrasi mücadelesi için gerekli duruşu korumalıdır.

DEVRİMİN “DEMOKRATİK” OLMASININ ANLAMI VE GÜNÜMÜZ GERÇEKLİĞİ

Demokratik devrim, özünde bir burjuva devrimidir; feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde ideolojik temelleri oluşan, kapalı topluma özgü feodal değerlerin ve yapıların tasfiyesini, bunların yerine kapitalist gelişimi hızlandıracak ve önünü açacak bir üst yapının oluşmasını hedefleyen bir burjuva devrimidir.

Emperyalizmin 2. Bunalım dönemine özgü Demokratik Halk Devrimleri’nde -Çin Devrimi’nde olduğu gibi- feodalizme karşı mücadelede, burjuvazinin kendi taleplerinin, geniş köylü kitlelerinin toprak talebiyle bütünleşerek bir köylü devrimi niteliği kazanmış olması, devrimin burjuva niteliğini değiştirmiyor. Sonuçta köylülük de bir burjuva katmanıdır.

Ancak, 3. Bunalım dönemine özgü gelişmeler sonucu, kırsal alanda feodal yapının hemen hemen bütünüyle tasfiyesi, kapitalist üretimin yaygınlaşması ve ulaştığı boyut, feodal değerlerin, kurum ve yapıların üst yapıda da büyük oranda tasfiye edilmiş olması gündemdeki demokratik devrimin kapsamını büyük oranda daraltıyor. Buna karşılık bu gelişmenin toplumda burjuva anlamda bile bir demokratikleşmeye eşlik etmemesi, devrim hedefinin hâlâ “demokratik” olmasını dayatıyor.

Ne var ki, yaşanan tüm bu gelişmelere rağmen, toplumun demokratikleştirilmesi açısından bugüne değin hiçbir ciddi adım atılmamıştır. Bu nedenledir ki bugün hâlâ toplumun demokratikleştirilmesinin en ideal biçimi, demokratik devrimdir. Kimi gelişmelerin, demokratik devrimin kapsamını daha da daraltması mümkündür. Önemli olan devrimcilerin meselelere mutlaklaştırıcı bir yaklaşımla değil, somutu gözleyerek çözüm üretmesidir. Kesintisiz devrim sürecinde bir evre olan demokratik devrimin kapsamı ve uzunluğu, o süreçte henüz aşılmamış olan sorunların boyutu dikkate alınarak, devrimciler tarafından tayin edilecektir. Örneğin, Kürt sorunu, inanç özgürlüğü, vb. konularda bugün atılabilecek kimi adımların; AB ile uyum çerçevesinde çıkarılabilecek yasaların bu kapsamı ne denli etkileyeceğini söylemek için henüz erken ise de adımların biçimsel çerçeveyi aşmayacağını ve bir devrim sorunu olarak varlık göstermeye devam edeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ne kendine ne de halka güveni olmayan ve tutarlılık diye bir sorunu kalmayan “eskimiş solcu”ların, demokrasiyi sistemin kendisinden beklemesi; TÜSİAD gibi kurumlara olumluluk atfetmesi, belki aynı konumda olan kimi kişi ve çevrelerin ilgisini çekebilir; ama, devrimcilik, ilginin bugün çok daha başka yere yönelmiş olmasını gerektiriyor. Bilindiği gibi TÜSİAD’ın “Demokrasi Programı”, yayınlanır yayınlanmaz, liberal solun geniş bir yelpazeye yayılmış temsilcileri tarafından sahiplenildi ve çeşitli biçimlerde destek verildi. Hatta, daha önceki örneklerde de olduğu gibi bu tür gelişmelere itibar etmeyenler dogmatik, sığ, vb. kabul edildi. Gerçekte ise her şey, yaşamın tanıklığı ile ortadadır. Demokrasi, insan hakları, düşünce özgürlüğü diyenlerin egemenler olması durumunda bunun ne anlama geldiği/geleceği, tarihteki pek çok örneği ile bellidir. Ülkemizde ise, bir taraftan düşünde özgürlüğünden söz edildiğini, diğer taraftan bunun; Basın Kanunu, RTÜK, Terörle Mücadele Kanunu, Türk Ceza Yasası, OHAL Yasası, vb. ile önünün kesildiğini, bu ülkede gözlerini gerçeklere kapamayan veya gerçekler karşısında miyop olmayan herkes görmektedir.

Evet gerçekler, tüm bulandırma çabalarına rağmen hiç bu denli açık bir hal almamıştı: 

-Halka; kanı, gözyaşını, zulmü ve yokluğu reva görenler, kendi saltanatlarının devamı için önlemin hiçbir çeşidinden kaçınmamaktadır.

-Bırakalım devrimciliği, “sol” olarak anılması bile doğru olmayan kimi şahıs ve çevreler; utangaç veya açık biçimde sisteme güzelleme yapar ve devrimcilerle mesafeyi açarken; öznel nedenlerle hâlâ “sol”, “devrimci”, vb. olarak anılmayı sağlayacak manevralara başvurmakta ve son tahlilde mücadeleye ve halka zarar vermektedir.

-Objektif koşullar, devrimcilik için her zamankinden daha uygundur. Önemli olan; bu avantajı, devrimci kimliğin gerekleri ile birleştirebilme ustalığını gösterip; sorunlara doğru yerde ve doğru biçimde çözüm getirebilme kapasitesiyle hareket edebilmek; koşulları böyle bir duruşla karşılayabilmektir. Öznelliğin ağır bastığı duruşlar, yerini devrimci seçiciliğin, açıklığın ve karar alma cüretinin ağır bastığı bir duruşa bırakmalıdır. Devrimciler arasındaki ortaklık; ortak açıklamalar yapmakla yetinmek değil, harekete geçme refleksini ortaklaştırmak biçiminde olmalıdır.

Bu gerçekleri dikkate alarak yoluna devam eden devrimci özne için; yol, her zamankinden daha açıktır. Yeter ki, doğruları uygulamakta kararlı, sonuç alma konusunda sabırlı olunabilsin.