Van Depremi

HALKIN CANINI HİÇE SAYANLAR

HALKIN YARASINI DA SARAMAZLAR

Van’da meydana gelen 7,2’lik depremin ardından bir kez daha yıkıldık. Bir kez daha kanımız aktı ve bir kez daha öldük.

Bir kez daha kapitalizmin çirkin yüzünü daha net görme imkanı bulduk.

Afetle birlikte ortaya çıkan tablo ise hiç yabancı değildi.

Ve yaşananlar bir kez daha gösterdi ki, kapitalizm rant uğruna insan yaşamını hiçe saymaktan vazgeçmeyecektir.

Bugün Van’da yaşanan bir doğal afet değildir. Aksine sömürücü kapitalist düzenin afetidir ve yaşanan onca felaketin yeni bir tezahürüdür. Tıpkı 99 Marmara depreminde, Karadon madenindeki göçükte ve Ostim’deki patlamada olduğu gibi.

Burjuva kalemşorlar tarafından bilgi, uzay ve iletişim çağı olarak ilan edilen ve halklara refahın kaynağı olarak sunulmaya çalışılan kapitalizm, doğal afetlere karşı kalıcı önlemler almanın aksine afetleri kazanç kapısına dönüştürmenin zeminini hazırlar.

Marmara depremi sonrasında kısa süre için halktan toplanmaya başlanan ve yasayla süresiz hale getirilen deprem vergisinin akıbetinin ne olduğu sorusuna, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “o parayı sağlık, eğitim ve duble yollar gibi halkın ihtiyacını karşılayan alanlara aktardık” diyerek açıklamaya çalışması egemenlerin halkı kandırmaktaki pişkinliğinin boyutunu göstermektedir. Depremle birlikte suçüstü yakalanan egemenlerin dün olduğu gibi bugün de halktan toplanan vergileri yağmaladıkları bir kez daha gün ışığına çıkmıştır. Deprem vergisi adı altında toplanan paralarla (şimdiye kadar toplanan para miktarının 40 milyar TL olduğu söyleniyor) bırakalım halkın zararının karşılanmasını, depremzedelerin çadır ihtiyacı dahi karşılanmamaktadır. Halkın acılarını, sıkıntılarını adeta bir fırsat olarak gören faşizm; halkın yaralarını sarmak, merhem olmak bir yana daha fazla kanatmak için uğraşır.

Deprem riskini azaltmak adı altında uygulanan Kentsel Dönüşüm Projeleri ise daha güvenli yaşam alanları yaratmaktan ziyade halkın beklentilerini sömürerek tekellere yeni kazanç kapıları yaratıyor. Yerleşim alanları, tarım arazileri, ormanlık alanlar vb. yağmalanarak yeni gökdelenler ve plazaların boy verdiği rant alanları haline dönüştürülüyor

Diğer ülkelerin yardımını geri çevirecek kadar “kendine güvenen” ve ezilen halklara “model ülke” olarak tanıtılmaya çalışılan hükümetin; soğuk ve yağışlı havayla mücadele etmek zorunda kalan depremzedelere dahi ulaşamaması, içine düşülen aczin göstergesi olmuştur. Ve depremden üç gün geçmesine rağmen hala pek çok bölgeye ulaşılmaması, kapitalizmin insana verdiği değeri bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Türkiye’de bilinen bir olgudur. Yaşanan her felaket sonrasında, bir gözyaşı iklimi yaratılır ve bir yandan topluma kadercilik empoze edilirken diğer yandan umut tacirliği ve vaadler eşliğinde sorunlar geçiştirilmeye çalışılır. Yaşananlara ve hatalara yönelik yapılan her eleştiri ise “şimdi eleştiri değil, birbirimize kenetlenme zamanıdır” gibi demagojik söylemlerle ya kulak ardı edilir ya da tehditler eşliğinde engellenmeye çalışılır.

Egemenler, ideolojik aygıtları olan medya aracılığıyla yarattıkları çeşitli manipülasyon ve yönlendirmelerle her defasında kendilerini dışında tutup yaşanan felaketlerin tüm yükünü halkın omuzlarına yüklenmesini sağlamaktadır. Deprem, tekeller için adeta bir fırsat olarak görülüp kara tahvil edilir. Televizyon ekranlarından yapılan yardım kampanyaları yaraları sarmak bir yana tekellerin ucuz reklam kampanyalarına dönüşmektedir. Ekranlardan adeta kitlelerin gözüne sokarcasına göstermelik bir şekilde sürdürülen kampanyalar devletin sorumluluğunu perdeleyen bir işlevi de yerine getirmektedir. Dolayısıyla yaşanan felaketlere köklü çözüm, bilinmeze havale edilirken halk kendi acısıyla baş başa bırakılmaktadır.

Deprem sonrasında medyada yer alan kimi haber ve değerlendirmelerde depremzedelere bayrak, taş vb. gönderenlerden; depremin ilahi bir adalet olduğunu savunanlara kadar bir hezeyan hali yaşandığı görüldü. Ayrıca adeta akıllarla alay edercesine gönderilen yardımların kürt hareketi tarafından yağmalandığı/engellendiği ifade edildi. Türkiye’de faşizmin daha fazla koyulaşmasının müsebbibi olan egemenlerin bu durumu sömürü malzemesi yaparak ırkçı söylem ve davranışların karşısında duruyormuş gibi görünme çabalarının istismardan öte bir anlamı yoktur. Yaratılmaya çalışılan bu algı, beraberinde kardeş halkların dayanışmasını baltalayacak bir zeminin hazırlanmasına da neden olmaktadır. Oysa hangi dilden, hangi renkten olursa olsun enkaz altında kalan, tüm halkların bedenidir. Akan kan emekçi halkın kanıdır.

Bilinmektedir ki halkın canını hiçe sayanlar halkın yarasını da saramazlar. Bugüne kadar halkın çıkarlarını hiçbir şekilde gözetmeyenler, bundan sonra da gözetmeyeceklerdir. Onlar dün olduğu gibi bugün de yeni yıkım yasalarıyla birlikte halkın cebindeki son kuruşa dahi göz dikmenin yollarını arayacaklardır. Deprem acısını istismar ederek yeni kazanımlar elde etmenin peşine düşeceklerdir.

Bu nedenle, yokluğun, yoksulluğun ve yıkımın gerçek nedenlerine karşı ortak ve örgütlü bir duruş için harekete geçmek, kapitalizmin afetini önlemenin tek yoludur.

TEK YOL DEVRİM

                                                             30 EKİM 2011

  DEVRİMCİ HAREKET