Veysel’e Mektup – Burak Yücel

Dokuz yaşında öğretmenine ders veren
Hiçbir müfredatın kampsamına sığmayan
Esmer güvercinim.
Kanatlarındaki baharı
Beklemeyeceğiz sonsuza dek
Ve sınıfsal muhasebe kalmayacak mahşere kadar.

Canım Veysel’im;
O kan deryasının ardından değil, çok başka bir zamanda başka duygularla yazılmalıydı bu mektup. Sen o meraklı gözlerinle gülümseyerek okumalıydın dizeleri.

Olmadı. Yine kan sıçrattılar en güzel düşlerimize. Teslim almak için yan yana gelmelerimizdeki gülüşü, sarılmalarımızı, omuz omuza değişimizdeki sıcaklığı ve güveni, yine gerçek mesleklerini icra ettiler; katilliği. Onlar ne yaparsa yapsın Veysel, engelleyemezler bizim, bir şiirin dizelerinden suyunu içip çelikleşen sevgimizi.

“Söylesene Vera / Çocuklara sıkılan hangi kurşun kahpe değildir?” demişti Nazım. Sen bu şiiri hiç okumadın belki. Belki Nazım’ın ismini hiç duymadın Veysel’im. Yüreğimin acıyan, kanayan, dik duran, teslim olmayan yanı.

Yaşın elvermedi çünkü Nazım’ın, Neruda’nın, Aragon’un şiirlerini okumaya. İmgelerle büyümeye, “gövdeni yüreğinle kırbaçla”maya.[1] İnsanlığı kendi hesaplarında bir rakam, sömürü dünyalarında bir aparat, alçaklıklarında bir dolgu malzemesi olarak görenler izin vermedi gökyüzüne kansız bakabilmemize.

Biz ki onların insanlığa ne denli düşman olduğunu Ahmed Arif’in dizelerinden öğrendik. Görüşmecilerimizin yeşil soğan göndermesinden, cigaraların karanfil kokmasından. Ki Ahmed Arif senin gibi bebelerimize ithaf etmişti o destanı:
   Bunlar,
   Engerekler ve çıyanlardır,
   Bunlar,
   Aşımıza, ekmeğimize
   Göz koyanlardır,
   Tanı bunları,
   Tanı da büyü…
  
   Bu, namustur
   Künyemize kazınmış,
   Bu da sabır,
   Ağulardan süzülmüş.
   Sarıl bunlara
   Sarıl da büyü…
   demişti.

Korkunç hesaplar içindeler bugünün eli kanlıları Veysel’im. Kolay değil işleri. Büyük bir savaşa hazırlanmak petrolün bağrı Ortadoğu’da. Jandarmalık ve koşulsuz hizmet etmek akbabalara. Haa bir de avdan geriye kalanları didiklemek kanlı gagalarıyla.

18’ine varanları yem etmek ‘milli menfaat’ ve ‘ulusal birlik’ martavallarına. İşleri zor Veysel’im. Hele herşey bu kadar ayan beyan ortadayken. Ve milyonlarla ifade edilen bir halk varken.

Ellerinde yok sopadan, silahtan  ve bombadan başka bir çareleri. Uçurumun derinliğini farkettikçe daha fazla sarılıyorlar zulmün zincirlerine. 9’undakinden 90’ındakine kadar koyuyorlar hepimizi hedef tahtasına.

Hemen her katilin yaptığı gibi, karanfillerle gidiyorlar cinayet mahaline. Günah çıkarıyorlar Ankara Garı’nın kapısında.
Oysa biz onları çok iyi tanıyoruz Veysel’im, hiçbir maskenin gizleyemediği, hiçbir kamuflajın saklayamadığı icraatlarından. Senin yaşında nice çocuğumuzun babasız büyümesine sebeptir onlar. Senin, evinde minicik ellerini ısıttığın kömüre kan dökenlerdir. Soma’yı dağılmayan kara bulutların altına gömenlerdir.

Biz nasıl bilmeyelim onları Veysel’im. Onlar senin gibi nice Veysel’lerimizi parmakuçlarımızdan çalanlardır. Adlarının Kenan, Turgut, Süleyman ya da Tansu olmadığına bakma sen bugün. Tarihsel ve sınıfsal bir kan bağı vardır aralarında zulmün mimarı olmak noktasında.

Bizim de tarihsel ve sınıfsal kan bağlarımız vardır Veysel’im. Bu küçük yaşına rağmen senin de var. Biliyorum tam anlayamadın ne demek istediğimi. Sorgulayan bakışlarından belli. Anlatayım küçüğüm.

Veysel Güney’lerimiz var mesela bizim. Senin, benim,bizim Veysel Güney’lerimiz…

11 Haziran 1981’den beri bize uzak yıldızlardan göz kırpan Veysel’lerimiz. Son gecesinde hücresine giren yarasalara: “Salıncak bu akşam mı kurulacak?” diyebilecek kadar sakin ve onurlu Veysel’lerimiz var.

“Mezarımı yol üstünde kazsınlar. Üzerine yıldızlı bir yumruk yapsınlar” diyebilecek kadar metanetli ve yiğit Veysel’lerimiz var.
Biz seni hep onları hatırladığımız gibi hatırlayacak  ve yaşatacağız. Senin o gün Ankara’da bulunmana sebep tüm değerleri ısrarla taşıyacağız.

Vakit geç oldu yüreği büyük çocuk. Seni daha fazla uykusuz bırakamam. Bu mektubun son satırlarını  Veysel Güney ağabeyimiz 1981’de yazmıştı. Sana onun sözleriyle veda edeyim:

“Yeniden dirilip döneceğiz er meydanlarına
Zaman köhne düzenin cellatlarını affetmeyecek
Gerek kalmaz savaş ilanlarına
Erlerimiz fazla laf etmeyecek”…


(1) Nihat Behram, Haykır Acını Ey Halk