YAŞ Süreci

DEMOKRATİKLEŞME

NE ASKER NE SİVİL EGEMENİN LÜTFUDUR

MÜCADELEDEN BAŞKA YOL YOKTUR!

Türkiye’de bir “ilk” yaşandı ve “Kuvvet Komutanları” (Jandarma Genel Komutanı hariç) topluca istifa etti. Görünen o ki, bu gelişme de son dönemlerde yaygın bir hal alan yanlış algı ve tartışma trafiğini hızlandıracak.

Gerçekte ise bu istifalar, ne sürprizdir, ne de en küçük bir demokratikleşme eğilimine işarettir. Mesele, sistemin bir bütün halinde AKP eliyle yeniden düzenlenmesinin, geldiği aşamaya (tamamlandığına) işarettir. Ordu, sistemin “yeni inşaatı”nın duraksamasına sebep olabilecek etkileyicilik fonksiyonunu, bir süredir zaten yitirmişti. Bu nedenle, eğer istifalar ve etkileri doğru okunacaksa, öncelikle aklı, görüngülerle yetinen bir duruştan kurtarmak ve demokratiklik kıstasını “asker-sivil” ikileminde gören yanılgı rüzgârından uzak durmak gerekiyor. Yoksa 12 Eylül Referandumu’nda olduğu gibi, emperyalizm destekli ve yönlendirmeli AKP’nin, antidemokratik uygulamalarına sürecin potansiyel mağdurlarını da yedekleyebildiğine tanık olunacaktır.

Sınıfsal bakış açısının içsel veya dışsal çeşitli nedenlerle zayıf düşürülmesinin etkileri giderek daha net/somut biçimde ortaya çıkıyor. Onyılların birikimi ve bedelleriyle geliştirilen mücadele araç ve yöntemlerine dair bir özgüven sarsılması yaşanırken, bunun yerini, belirsizlikle ve sisteme dönük olmakla (sınıfsal uzlaşmayla) malul eğilimler almaktadır. Tam da bu nedenle anımsatmak gerekirse; faşizm, askeri değil sınıfsal bir olgudur. Ordunun değil, tekelci sermayenin diktatörlüğüdür. Ordu, polis veya diğer kurum ve organlar, böyle bir rejimin tamamlayıcı unsurlarıdır.

Tarihteki örnekleri de, onu ihtiyaç haline getiren dinamikler de, faşizmin sınıfsal bir olgu olduğunu ortaya koymuştur. Bu bağlamda, “yenilenme” jargonuna veya “sivillik” vurgularına bakarak bugün iktidardan demokratik adımlar beklemek, sistem gerçekliğini tanıyamamakla ve doğru yorumlayamamakla yakından ilintilidir.

Türkiye’de faşizm, artık çok daha güçlü ve kurumsaldır. Reorganizasyonun hiçbir boyutu, halkların demokratikleşme taleplerini içeren çerçevede gelişmemiş; tersine, Türkiye bugün daha net biçimde ortaya çıktığı gibi, ABD’nin “Geniş Ortadoğu Coğrafyası”na biçtiği ve “Arap Baharı” olarak kanıksattırılan “deli gömleği”ni ilk giyen ve başkalarına giydirmek için taşeronluk işlevleriyle donanan bir ülkedir. Bölgede uygulanmakta olan, BOP’un kriz iklimine uygun versiyonudur. Türkiye’de artık hiçbir kadrolaşma ve rant alanı nasıl AKP’nin ilgi alanının dışında değilse ve böyle bir çıkar-talan ilişkisi için, hukuktan toplumsal algıya dek her şey düzenlenmişse; ABD’nin de makro düzeyde yaptığı budur. Diğer bir ifadeyle AKP’nin yaptığı, ABD’nin çok daha geniş kapsamlı biçimde yaptığının, Türkiye coğrafyasına izdüşümüdür.

YAŞANAN BİR HESAPLAŞMA VEYA DEMOKRATİKLEŞME DEĞİLDİR

Gerçekte bugüne dek çeşitli adlarla açılan davaların hiçbirinde, Türkiye’de bir dönem halka karşı organize edilen asker ağırlıklı yapılanmaların faaliyetlerinden dolayı yargılanması, OHAL zulmünün ve “faili meçhul”lerin açığa çıkarılması amaçlanmamaktadır. Yani, ne bir dönemle, ne de askerle hesaplaşma söz konusudur. Bu bağlamda, gerek gelişmelerin doğru okunması, gerekse doğru yerde durup neyi kimden nasıl talep edeceğini isabetli biçimde belirlemek için öncelikle, halkın algısına (hakaret edercesine) dayatılan “kırk katır mı kırk satır mı?” ikileminden kurtulmak gerekiyor.

Daha öne de sıkça belirttiğimiz gibi Ordu, nicelik ve nitelik olarak ABD’nin/NATO’nun yeni konseptine ve kriz koşullarındaki ihtiyaçlara göre biçimlendirilirken; demokratik bir yapı değil, hiçbir itiraz yeteneği olmayan ve gerek duyulan her yerde ve biçimde kullanılan bir mekanizma amaçlanmaktadır.

Hükümet, bu yıl YAŞ sürecine daha hazırlıklı girdi; “Balyoz, İnternet andıcı, vb.” davalarla, muvazzaf veya emekli 400’ü aşkın askerin tutuklanması, hem elini güçlendirmiş, hem de taşların istenen biçimde dizilimi için uygun bir zemin hazırlamıştır. 14 Temmuz’da Silvan’da 13 askerin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan çatışmanın üzerine kopartılan fırtına ve “artık teröre karşı askerden çok polisin görev alacağı” açıklamaları da bu kapsamdadır. Yani mesele, söylendiği gibi “teröre karşı önlem” değildir. Ülke içinde polise, ağır silahlarla donanmak dahil, daha güçlü ve yaygın biçimde rol vermek, söz konusu “yeni inşaat”ın (güncellenmiş faşizmin) gerekleri arasında zaten yer almaktadır.

Bu koşullarda, sistemin doğru tahlili büyük önem taşımaktadır. Mücadeleyi başarıya götürecek yol ve yöntemler, sistemden neler beklenip beklenmeyeceğinin isabetli yorumundan gizlidir. Örneğin TMK’yı, Özel Yetkili Mahkemeler’i, giderek tür ve çapı büyüyen bu kapsamdaki davaları, AKP’nin keyfi uygulamaları sınırlılığında görüp, her an ortadan kalkabileceğine inanmak; sistemi ve dolayısıyla gelişmeleri doğru okuyamamaktır.

Sözünü ettiğimiz bu yeni hukuk ve yargı sisteminin kaynağı, ABD’nin “Küresel Terörle Mücadele” adıyla tüm dünyaya dayattığı, “önleyici saldırı”dır. Bunun için bir suç işlemeniz veya saldırıda bulunmanız gerekmez. İktidarın sizi “tehdit potansiyeli” olarak görmesi yeterlidir. Gerisi çok kolaydır; çünkü “yeni inşaat”, tepeden tırnağa buna uygun şekilde donanmıştır. Dinlemeler, soruşturmalar, gizli tanıkla, hep bu yönelimin/bütünün parçası olarak değerlendirilmelidir.

Anımsanacak olursa, 12 Haziran seçimleri öncesinde, Bağımsız Aday vetoları, yaşandığında yaptığımız değerlendirmede, “Sistemi, en küçük bir direnç noktası bırakmaksızın, emperyalizmin ihtiyaçları çerçevesinde yeniden düzenleyenlerin” yöntemine ve neleri göze alabileceklerine dikkat çekmeye çalışmıştık.

Aynı değerlendirmeden, bir kez daha uyarmış olmak bağlamında aktarıyoruz;

“Türkiye’de 60 yılı aşkın bir süredir yukarıdan aşağı kurumlaşmış sömürge tipi, sürekli faşizm vardır. Rejim, emperyalizmin ihtiyaçları paralelinde önce darbeler eşliğinde, 80 sonrasında da bir darbeye ihtiyaç bırakmayacak biçimde tahkim edilmiş; faşizm, devletin tüm kurumlarında tanımlayıcı bir nitelik haline gelmiş, derinleşmiş ve kalıcılaşmıştır.

Yaklaşık 10 yıldır, AKP eliyle yapılmakta olan düzenlemeler, ABD’nin 11 Eylül konseptiyle doğrudan ilintilidir. Ve bugün artık, özellikle krizin ortaya çıkması ve derinleşme eğilimleriyle beraber, gecikmeye de, itiraza da tahammülü kalmamıştır.”

(…)

“Emperyalizmin (dolayısıyla da faşizmin) hiçbir ölçü/ engel tanımayan bu “çıldırmış” biçimine karşı, aynı potaya girerek, benzer yöntem ve araçlarla karşı durmanın koşulu yoktur. Benzeyerek veya öykünerek panzehir üretmek olası değildir.”

(…)

“Dünya, kriz sürecinde olduğu gibi Marksizm’i, dolayısıyla da sınıfsal bakış açısının algı, duruş ve mücadele biçimlerini bir kez daha doğrular yönde dönmektedir. Tarih, hatırlayanların ve dün ile doğru bağlar kuranların önüne yeterince öğretici birikim koymuştur. Bundan doğru yararlanmak, gelişmelerin doğru değerlendirilmesinin de koşuludur.

Ne sistem ne de imkanları, hafife alınmamalıdır. Sürecin uyarması gereken belki de ilk refleks, ortak hareket refleksi olmalıdır. Daha önce de söylediğimiz gibi, seçim menzilli değil, sınıflar mücadelesi menzilli, sistemin devamından yana çıkarı olmayan en geniş kesimleri kapsayan, tanımlı ve ilkeli bir ortak duruşa ihtiyaç vardır.

Egemenlerin bu cüretini, bu, halkı yok sayma duruşunu, emperyalizmin ihtiyaçlarına göre temize çekilmiş bu faşizmi geriletmenin başka yolu yoktur.”

8 AĞUSTOS 2011

DEVRİMCİ HAREKET