Yeni Sömürgecilik

Faşizmin kavranmasına ilişkin olarak çok genel çerçevede bir tanım yapılabilmekle birlikte, faşizmin biçimlerine ilişkin olarak birkaç ülke için geçerli ortak bir model tanımlamak oldukça zordur. Faşizmin  biçimlenişinde  ülkelerin kendi özgül koşulları önemli bir faktördür.

Benzer bir durum, yeni sömürgecilik ilişkilerinin evriminde de söz konusudur. Faşizmin biçimlenişinde de etkili olan yeni sömürgecilik olgusunun gelişimi ve evreleri de farklı süreçleri izlemekte, oldukça farklı biçimlerde şekillenebilmektedir.

Bu nedenle, genel olarak yapılan tanımlamalarda, biçimden çok öze ilişkin belirlemelere ağırlık verilmelidir.

Emperyalizm çağında, klasik sömürgeciliğin, yeni sömürgecilik tarzında evrimleşmesinde kapitalizmin iç işleyişinin yasaları yanında, dünya  genelinde yaşanan siyasal gelişmeler de etkilidir.

Bir yandan dünyanın pazar olarak yeniden paylaşımı tamamlanırken, diğer yandan ard arda gelen devrimlerle dünyanın önemli bir kısmının emperyalist-kapitalist pazarın dışına çıkması, emperyalizmin bunalımını   daha da derinleştirdi.

Kâr oranlarındaki düşüşü engellemenin en temel yöntemi, pazar alanlarının derinlemesine ve çok daha yoğun olarak sömürülmesidir. Ayrıca, tüm dünyaya yayılan devrimci dalga -emekçi sınıfların mücadelesi ve sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş hareketlerinin gelişimi de emperyalizmi yeni  arayışlara  zorlamıştır. Bu doğrultuda:

  • Emperyalist sömürünün en temel biçimi olan para sermaye ihracının yanında patent, teknik bilgi ve elemanlar, ara mallar, yedek parça ihracı… gibi yöntemlerle sürdürülen sömürü de önemli bir yer tutmaya başlamıştır.
  • Bağımlı ülkelerde ulaşım ağı geliştirilerek ülke topraklarının tümü -derinlemesine- emperyalist sömürüye açılmıştır. Kırsal alanda feodalizm parçalanarak kapitalist üretim egemen kılınmıştır.
  • Emperyalist tekeller, ülke içinde doğrudan üretim sürecine katılarak, emperyalist sömürüyü içsel bir olgu haline getirmişlerdir.
  • Emperyalizm, işbirlikçisi sınıf ve katmanlar aracılığı ile siyasi iktidarları belirleyerek; devlet-toplum ilişkisinin, kendi uzun dönemli çıkarlarına denk düşecek tarzda şekillenmesini sağlamıştır. Emperyalizm, tahakkümünü görünürde bağımsız devletler aracılığı ile sürdürmektedir. Bu  şekilde, emperyalist işgal gizlenmiştir.
  • Yaşanan soğuk savaşın da etkisi ile emperyalist ülkelerde ekonomi askerileştirilmiştir. Bu şekilde bir yandan kapitalizmin dönemsel bunalımlarının etkisi azaltılırken, diğer yandan yeni sömürge ülkelere yapılan “askeri yardım”larla bu ülkeler, sürekli artan bir “borç” batağına itilmiştir. Yarı sömürge ülkelerin “ekonomik ve askeri yardım”larla altından kalkamayacağı boyutlara ulaşan dış borç yükü, bu ülkeleri emperyalist-kapitalist sistem içinde tutmaya yarayan önemli araçlardan biri olarak kullanılmıştır.

TÜRKİYE’DE YENİ SÖMÜRGECİLİĞİN GELİŞİM SEYRİ

Türkiye açısından gelişmelere bakıldığında, Cumhuriyet sonrasında yaşanan süreç, bir yandan Osmanlıdan kalan -klasik- sömürgecilik  kalıntılarını  ortadan kaldırırken, diğer yandan yeni sömürgecilik ilişkilerinin alt yapısını oluşturmuştur. Osmanlı borçlarının tasfiyesi, kapitülasyonların kaldırııması ve önemli millileştirmelerle, Osmanlıdan kalan  sömürgecilik ilişkileri büyük oranda tasfiye edilmiştir.

Ancak, Kemalist dönem, ülkede yaşanan ekonomik gelişmelere  önemli bir  müdahale niteliği de taşır. Emperyalist-kapitalist sistemle olan               bağımlılığın çok azaldığı bir dönemde -sosyalist bir uygulama beklenilmeyeceğine göre- ülkede rekabetçi kapitalizmin gelişiminin önü açılmak yerine, devlet eli ile burjuva yetiştirme yöntemi tercih edilmiştir. Kemalist kadrolara yakın olan sınırlı burjuva katmanlarının, yoğun desteklerle, daha başlangıçta tekel niteliği kazanmaları sağlanmıştır. Bu kesimler, ekonomik alandaki güçlerinin çok         daha ötesinde, yoğun olanaklara siyasal destekle ulaşmışlardır. “Yeni”            burjuvazinin, emperyalist tekellerle yakın ilişkiye geçmesinde de gene Kemalist kadrolarca “devlet garantisi” sağlanmıştır. Yeni sömürgecilik ilişkisinin alt yapısı oluşturulmaya başlanmıştır. Devlet desteği ile tekel konumuna getirilen “yeni” burjuvazi, gelişim süreçlerinin her evresinde, karşılaştıkları her sorunu devletin etkili güçlerinin  müdahalesi ile aşmayı bir yöntem haline  getirmişlerdir.

Bu açıdan bakıldığında, tekelci burjuvazinin devlet ile bütünleşmesinin giderek bu bütünleşmenin faşist bir nitelik kazanmasının da kökenleri bu döneme dayanmaktadır. Bu dönemde tekelci nitelik kazanmaya başlayan                burjuvazinin en önemli müttefikini, ordu ve devlet bürokrasisi içinde  etkili  küçük burjuva katmanlar oluşturmaktadır. ;Toplumda hızlanan kapitalist gelişmeyle birlikte oldukça geniş burjuva katmanları oluştu. Devletin ayrıcalıklı olanaklarından yararlanamayan,         emperyalist tekellerle bütünleşmede sorunlar yaşayan burjuva katmanları,        toplumun en geri unsurları ile bütünleşerek büyük bir siyasal güç  oluşturdu.

1950 sonrası tekelci burjuvazi DP aracılığı ile önemli bir müttefiğe kavuştu. Ya da hiç de istemediği halde çok farklı kesimlerle ittifak  yapmak zorunda kaldı. Emperyalizmin ekonomik ve askeri yardımları, askeri antlaşmalarla birlikte artan emperyalist denetim ile ülkede yeni bir ittifak oluştu. Emperyalist tekellerle bütünleşen tekelci burjuvazi, prekapitalist unsurların en güçlü olanları ile oligarşik bir ittifak oluşturdu. Yeni ittifakın oligarşik niteliğinde, tekelci burjuvazinin ordu ve devlet bürokrasisinde etkili küçük burjuva kadrolarla kurduğu sıkı ilişkiler önemli bir etkendir. Yoksa yeni oluşan oligarşik ittifakın ekonomik ve siyasal gücü, bütün bir toplumu zapt-u rapt altına almaya yeterli değildi. Ordu ve devlet bürokrasisinde etkili küçük burjuva kadroların anti-feodal niteliğinden kaynaklanan çatışmaların yanında  tekelci burjuvazinin oligarşik ittifak içindeki diğer katmanlar ile olan     çelişmeleri siyasal gündemi sürekli canlı tutmuştur. Sorunların iyice arttığı, sürecin tıkandığı dönemlerde devletin etkili güçleri tekelci  burjuvazinin  yanında yerlerini alır.

Ülkemizde yeni sömürgecilik ilişkilerinin siyasal boyutu 1950-60 arasında önemli oranda biçimlenirken, ekonomik biçimleniş 1960  sonrasında hızlanmıştır.

Ancak, tüm bu gelişmelere karşın, oldukça uzun süren küçük burjuva iktidarlar döneminde oluşturulan devlet-toplum ilişkisi ve ekonomik yapılanma, ülkenin tam bir sömürge -yeni sömürge- haline gelişini oldukça         geciktirmiştir. Ard arda yaşanan müdahalelerle 1980 sonrasında ülke, bilinen tanıma çok yakın bir yeni sömürge haline gelmiştir. Toplumdaki, devlet-toplum ilişkisinin örgütlenmesindeki tüm değerler, emperyalizmin talepleri doğrultusunda yeniden şekillenmekte, uzun süren Kemalist iktidarlar döneminde oluşturulan değerler alt üst  edilmektedir.

Ülke, hızla globalleşen emperyalist tekellerin dayattığı yeni işbölümü çerçevesinde yerini alıyor. Bu köklü dönüşümün toplum için çok ağır bedellerinin olacağı açıktır. Yaşanacak sorunların, toplumdaki geleneksel dengeleri -suni dengenin de bir bileşeni sayılabilir- alt üst edecek tarzda gelişme olasılığı bir zor aygıtı olarak devletin daha da yetkinleşmesini zorunlu kılıyor. Parlamenter kurumlar giderek işlevsizleşiyor.

Parlamenter kurumların bir görüntüden ibaret olduğu gerçeği düne kadar özenle gizlenirken, bugün bu  özene bile gerek duyulmuyor.

Faşizmin gizli ve açık icra ediliş biçimleri arasındaki ayrım giderek belirsizleşirken, bu noktada önemli bir tanımlama kargaşası yaşanıyor. İçinde yaşadığımız dönem, açık faşist bir dönem midir? Yoksa açık zor öğelerinin oldukça sık kullanıldığı gizli-kurumsal faşizm olarak mı tanımlanmalıdır? Siyasal görev tespitini de önemli oranda etkileyecek olan bu tanımlamalarda, önemli olan boyut bir kavram zorlamasından çok,  içerikte netliktir.

Göründüğü kadarı ile önümüzdeki süreç, baskı ve açık zor öğelerinin daha sık kullanıldığı bir süreç olacak. Toplumsal işleyişte demokratik öğelerin daha da gelişeceğini söylemek ise oldukça güç. Ancak, bugün elde olanlar da bir “var olanı koruma” mücadelesiyle yetinmeyi haklı kılacak düzeyde değildir. Bir çelişki olarak beliren bu durum, siyasal arenaya bir kavga dinamiği olarak yansıyacaktır.

YENİ SÖMÜRGECİLİK İLİŞKİSİ, İHTİYACA UYGUN BİR EVRİM  GEÇİRİYOR

Yeni sömürgecilik ilişkilerinin de giderek kendi içinde bir erimleşmeye uğradığı görülüyor. Tekelci sermayenin merkezileşme düzeyi ve giderek globalleşmesi, Sovyetlerin dağılması, bilimsel-teknolojik vb. etmenler        bu evrimleşmenin nedenleridir.

Tekelci sermayenin dünya düzeyindeki egemenliğinin sağlanması ve bu egemenliği tehdit edebilecek faktörlerin belirli bir düzeye inmesi ile      emperyalizm, tüm dünyaya yeni bir işbölümü dayatıyor. Yeni sömürge ülkeler arasında merkezi bir işbölümü doğrultusunda yeni uzmanlık alanları oluşturularak, her ülkenin az sayıda ürünü çok miktarda ve ucuza üretmede yetkinleşmesi amaçlanıyor. Yeni sömürge ülkelerin kendi kendine yeterli olma hedefi yerine, uluslararası yeni işbölümünün bir parçası olma hedefi tek model olarak sunuluyor. Benzer üretim alanlarında uzmanlaşan yeni sömürge ülkeler arasında yaşanacak yoğun rekabet ile ürün maliyetlerinin daha aşağılara  çekilmesi hedefleniyor.

Bu yapılanma, kapitalist ekonominin devresel dönemlerde derinleşen bunalımının yükünün de yeni sömürge ülkelere aktarılmasını olanaklı kılıyor. Emperyalist ülkelerin, devresel bunalımları daha kolaylıkla  atlatması  sağlanıyor. Benzer şekilde az sayıda ürünün üretiminde uzmanlaşan, ekonomisini buna göre şekilleyen yeni sömürge ülkelerin, varolan işbölümü çerçevesi dışında  varlıklarını sürdürebilmesi mümkün  değildir. Bu ülkelerin emperyalist-kapitalist sistemden kopuşu ve bu kopuştan sonra bağımsız olarak varlığını sürdürebilmesi  her zamankinden  çok daha zordur. Mevcut konjonktürel durumdan yararlanarak       emperyalizm, yeni sömürge ilişkisini bir adım daha tırmandırıyor ve  süreçten  str atejik çıkarlar sağlamaya çalışıyor.

Dünya genelinde hızla yaygınlaştırılan serbest üretim ve ticaret bölgeleri ile yeni sömürge ülkelerin topraklarının bir bölümü tümüyle o ülke sınırlarının dışına çıkarılıyor ve doğrudan emperyalist tekellerin           denetimine bırakılıyor. Çalışanlar için hiçbir demokratik haktan bahsedilmeyen, çalışmalarda hiçbir ekonomik ve siyasi kısıtlamaya tabi olmayan serbest bölgelerde, emperyalist tekellerin gerçekte istedikleri yeni sömürge ülkelerdeki  toplum modelinin alt yapısı oluşturuluyor. Yeni sömürgecilik ilişkileri hızla serbest ticaret ve üretim bölgelerideki statülerin, yeni sömürge ülkelerin  tümüne  yaygınlaştırılması tarzında geliştiriliyor.

Devlet, tüm sosyal görevlerinden arındırılarak kaba bir güvenlik örgütüne dönüştürülüyor. Zorun bütün biçimlerinin açık olarak icra edildiği, emperyalizmin taleplerinin topluma zorla dayatıldığı bir yeni   sömürgecilik ilişkisi hedefleniyor.

 Devletin güvenlik dışındaki(burada kastedilen makro düzeydeki güvenlik; yoksa pek çok alanda güvenlik işleri de büyük oranda özelleştirilmiş durumda) tüm varlık alanları özelleştiriliyor. Toplumun uzun yıllardaki  birikimleri olan kamu malları özelleştirmelerle hızla tekellere  devrediliyor.

Emperyalist tekeller, uluslararası ilişkileri şekillendirmede, egemenliklerini pekiştirmede yeni yasal çerçeveler oluşturuyor. En gelişmiş biçimini MAI ile alan bu yasal çerçeve, yeni sömürgecilik ilişkisinin ulaştığı  son aşamayı  gösteriyor.

Yeni sömürgecilik ilişkilerinin gelişimi, yeni sömürge ülkelerdeki faşist yapılanmayı daha da güçlendirecektir. Özellikle ülkemiz açısından bu gelişme büyük önem taşımaktadır. Oldukça uzun siüren küçük burjuva iktidarlar süresince ve soniraki dönemlerde ekonominin klasik anlamı ile yeni bir sömürge ülke tarzında örgüitlenmesi geciktirilebilmiştir. Ancak günümüzde bu tür bir ilişkinin siyasal çerçevesi önemli oranda tamamlanmış durumda. Ekonomik  alanda da geri dönülmesi olanaksız önemli adımlar atılmış  bulunuyor.

Önümüzdeki dönemde süreç daha da hızlanacak gibi görünüyor.Emekçi sınıfların yaşam düzeylerindeki mutlak gerilemenin ve artan işsizliğin yanında, orta sınıflarda hızlı bir yok olma süreci yaşanacak gibi görünüyor.

Kırsal alanda feodalizmin tasfiyesi ve kapitalist gelişim ile sağlanan üretim artışına dayalı nispi refahın yerini bir çöküşün alma olasılığı yüksektir. Genellikle küçük aile işletmesine dayalı tarımsal üretimin, emperyalist tekellerin optimum büyüklükteki işletmelerde modern tarım teknikleri kullanarak yaptıkları üretim ile rekabet etmesi olanaksızdır. Kırsal alanda ürün çeşidinde azalma ve sermayenin merkezileşmesi kaçınılmazdır. Bazı üretim alanlarında -özellikle hayvancılıkta- tekelleşmenin de yaşanması büyük bir  olasılık dahilindedir.

İhracata dönük sanayileşmede -şimdilik- motor sektör durumundaki tekstilde de süreç oldukça karanlık  gözüküyor. Asya krizinin  sonuçları en çok bu sektördeki üretimi  etkiliyor. Bu alanda da yaygın iflaslarla  birlikte gelen yoğun bir  tekelleşme yaşanabilir.

 Ekonominin varolan sorunlarını daha da derinleştirebilecek bu ve benzeri gelişmelerin, toplumda yaygın bir siyasal haraketliliğe yol açması kaçınılmazdır. Bu da, laik-antilaik tartışmasının arka planında devleti alabildiğine güçlendirme çabalarının nedenlerini daha iyi açıklayabiliyor.

SUNİ DENGE, BİR YENİ SÖMÜRGE ÜLKE OLGUSUDUR

Suni denge kavramı, 3. bunalım dönemine özgü gelişmeler sonucu yeni sömürge ülke halklarının siyasal tavır alışlarındaki özellikleri açıklamak           üzere kullanılmaktadır. Emperyalizm çağında sürekli bir kriz içinde bulunan kapitalizm, devresel dönemlerde bile krizden kurtulamamakta, kriz zaman zaman daha da derinleşerek emekçi sınıfların yaşam koşullarını artan biçimde zorlaştırmaktadır. Emperyalist ülkeler, yaşanan krizin faturasını önemli oranda yeni sömürge ülkelere  yansıtmasına rağmen, yeni sömürge ülke halklarının emperyalist-kapitalist sisteme ve işbirlikçilerine karşı tavır alışlarında bir durağanlık gözlenmektedir. Çin Devrimi’nde olduğu gibi yaygın köylü ayaklanmaları görülmemektedir. Sürekli kriz koşullarında, egemen sınıflar ile emekçi sınıflar arasında varolan dengesizliğe rağmen tavır alıştaki pasifizmi açıklamak için suni denge kavramı kullanılmıştır. Suni dengenin oluşumunda  başlıca şu faktörler  etkilidir;

  • Kırsal alanda feodalizmin büyük oranda tasfiyesi ile kaba zora dayalı feodal sömürü yerini kapitalist sömürüye bırakmıştır. Kırsal alanda kapitalist üretime geçiş ile birlikte sağlanan üretim artışına dayanan nispi refah olgusu ile köylülüğün sisteme karşı tavır alışı pasifize edilmiştir.
  • Açık emperyalist işgal yerine, kukla yönetimler aracılığı ile gizlenen emperyalist işgal, emperyalizmin somut bir hedef olarak görülebilmesini güçleştirmiştir.
  • Doğrudan üretim sürecine ve ürünlerin pazarlanma sürecine de katılan emperyalist tekeller nedeniyle, emperyalist sömürü içsel bir olgu haline gelmiş klasik sömürgecilik dönemindeki açık sömürü, kapitalist üretim süreci içine gizlenmiştir.
  • Osmanlıdan günümüze dek gelen “güçlü devlet”, “Kerim devlet” anlayışı halkın devlete (emperyalistlere) karşı tavır alışında engelleyici bir etki yaratmaktadır.

Çok genel çerçevede bu etmenlerin sonucu olarak ortaya çıkan suni dengenin kitlelerde yansıması, doğrudan emperyalist-kapitalist sistemi hedef alan bir tavır içine girmesindeki kararsızlıktır.

Kapitalist üretim sürecinde gözlenen değişmeler de emperyalist sömürünün daha da gizlenebilmesini sağlamaktadır. Ancak geniş köylü ve işçi yığınlarının sisteme karşı ayaklanmada gösterdikleri isteksizlik tümüyle siyasi hareketsizlik olarak algılanamaz. Günümüzde kitlelerin siyasal tavır alışları çok daha karmaşık bir süreç izlemektedir. Özellikle 12 Eylül ile birlikte tüm  topluma dayatılan teslimiyetçilik, bugün için siyasal tavır alışta  çok daha büyük bir engeldir. Medya aracılığıyla emperyalizmin topluma dayattığı bireyci düşünce toplumu atomize ederek, sistemin karşısında tek tek bireylerin radikal tavır alışlarını olanaksız kılıyor. Emekçilerin en küçük dayanışma ve örgütlenme eğilimleri zorla engellenerek örgütsüzlük dayatılıyor. Varolan örgütlenmeler işlevsizleştiriliyor.

Kitlelerin bilinç ve örgütlenme düzeyi, mücadele geleneği gibi etmenler, radikal tavır alış üzerinde rol oynayan olgulardır. Özellikle Kürt halkında ulusal bilincin gelişimine dayalı olarak suni dengenin yarattığı  pasifizm  önemli oranda kırılıyor.

Devletin ve faşist güçlerin, toplumdaki farklı inanç gruplarından biriyle bütünleşmesi,  diğer inanç gruplarında “inanç özgürlüğü” temelinde radikal tavır alışlara neden olabiliyor. Giderek yoğunlaşan faşist saldırılar, faşist saldırılara ve arkasındaki güçlere karşı siyasal tavrın sertleşmesine  neden oluyor. 12 Eylül öncesi ve sonrası süreçte faşist hareketin                devlet ile bütünleşmesinin giderek toplumda daha rahatlıkla görülmeye         başlanması, devlete olan güveni önemli oranda sarsmış durumda. Bu da toplumun ileri unsurlarında suni dengenin etkisini aşındırıyor.

Ancak, genel olarak tek tek tüm toplumsal olayları suni denge ile ilişkileri açısından ele almak doğru değildir. Suni denge çok daha genel ve            doğrudan devleti, emperyalist kapitalist sistemi hedef alan tavır  alışlar için  geçerlidir.

Suni dengenin kırılması çok karmaşık bir süreçtir. Bu sürecin herkesi, her sınıfı ve katmanı aynı zamanda ve aynı oranda etkilemesi düşünülemez. Benzer şekilde hangi faktörlerin, eylemlerin suni dengenin  kırılmasında çok  etkili olduğu/olacağı da bugünden belirlenemez. Mesela bu  doğrultuda,  Susurluk olayı ölçü alınabilir; yaratıcı bir yaklaşımla yeni yöntemler geliştirilebilir. Örneğin, Susurluktaki kamyonun yerine duyulacak bir silah sesi, en büyük propaganda olurdu. Suni dengenin yarattığı etkilerin aşılması için halk savaşı süresince mücadele edilmesi zorunludur. (Tersi halde suni denge kırıldığında karşı devrim  saflarında savaşacak kimse kalmazdı.)

Eğer mesele, “suni denge kırıldığında tüm sorunlar çözülecek, kırılmadığında  ise halk mutlak bir hareketsizlik içinde bulunacak” biçimindeki kaba kavrayışlar içinde yapay zorlamalara sokulmazsa, anlaşılma güçlüğü                çekilmeyecektir. Sonuçta bu, bir yeni sömürge ülke gerçekliğidir ve durağan bir olgu değildir. Bilindiği gibi CHE GUEVARA, Askeri Yazılar’ında “Bugün Latin Amerika’da, oligarşik diktayla halkın baskısı arasında bir kararsız denge durumu gözlenmektedir” der.(s:163, abç.) Yani ne Mahir Çayan yoldaşımız ne de biz, bir şeyleri yoktan var etmedik. Varolan bir gerçekliğin adı konmaktadır. Devrimciler  önlerini  daha rahat görebilmek ve somuta uygun düşecek politikalar üretebilmek               için; yaşadıkları coğrafyaya ait sosyal, siyasal ve iktisadi verilerin taşıdığı “kendine ait” nitelikleri tanımalı ve değerlendirmelerinde dikkate almalıdır. Aksi takdirde ezberin politikasını yapar duruma düşülecektir.

Devrimci Yol geleneğinden söz edip, bu türden kavramları(suni denge, öncü savaşı, halk savaşı, vb.) bugün ihtiyaç duyulan siyasal perspektife taşıyamayanlar ve dolayısıyla bir ideolojik-politik hat oluşturamayıp bocalama  süreci geçirenler  gerçekte, geleneğin dışında farklı ve “orjinal şeyler” söyleme merakına kurban gitmektedir. Örgütsüzlüğün örgütlendiği zeminler, Devrimci             Yolculuğun yaşatıldığı değil, tüketildiği zeminlerdir. Artık hayat,  hiçbir olguyu salt kavramlarla yaşatma fırsatı vermiyor. Devrimciliğin toplum içinde bir çeşit kimlik edinme anlamında ucuz hesaplara alet edildiği dönem artık kendini “devrimcilik bedel ödemeyi göze almaktır” gerçekliğine bırakıyor. Öz örgütlenmeden bir öcü gibi kaçıp salt cephesel örgütlenmenin önbiçimleri ile  (sendika, halkevi, vb.) ile  yetinenler, kimi kavramlardan dergi sayfalarında söz etmenin Devrimci Yolculuk için yetmediğini ya öğrenecek; ya da hayat, bunun bedelini  daha ağır biçimde ödetecektir. İşte suni denge kavramı, bunlardan sadece biridir.

DEVRİMCİ HAREKET