Yolcuların Sevdası da Düşü de İstismar Konusu Yapılmamalıdır

Dergimizin 17. sayısında, Yaşathak Aslan’ın 1980-85 sürecine dair yazmış olduğu kitaba atıfta bulunmuş ve bu konuda bir değerlendirme yapmaktan söz etmiştik. Ancak daha sonra bu tür kitapların tek olmadığını, Mahmut Memduh Uyan’ın da benzer bir kitap yayınlattığını, hatta başka kişi ve çevrelerin bu konuda hazırlıkları olduğunu görünce, tek tek kitapları muhatap alan polemikler yerine, Devrimci Yol’u anlatmayı tercih ettik. Birkaç sayıdır, Devrimci Yol’u bugünün ihtiyaçları çerçevesinde dergimize konu ediyoruz. Ancak yine de bu andığımız iki kitap ve adeta her eline kalem alanın Devrimci Yol’u anlatmaya yeltenmesi sebebiyle, yönteme dair kısa bir değerlendirme yapma ihtiyacı duyduk.

Özellikle örgütsel yaşamını noktaladıktan sonra bir çeşit anı bağlamında kitap yazmak adeta modaya dönüştü. Pek çok kişi, nerede durduğuna bakmadan; solun dünü tekrar ettiğini, kısır olduğunu, aşılması gerektiğini söylüyor, bir arayış öneriyor; ama genellikle o öneri yazılarında bile, söz konusu arayışın gerektirdiği dinamizmi, enerjiyi, derinlik ve sorumluluğu taşımadığını dışavuruyor. Örneğin Mahmut Memduh Uyan, Yolcuların Düşü adlı kitapta, tartışma önermek üzere yazdığı kısacık metinde, kendi kendisiyle tartışma halinde bile bir sıkıntı yaşıyor. Yazıyı inceleyenler görmüştür; kendini tekrar eden, birinin diğerini yadsıdığı cümleleri edebi bozukluk içinde alt alta sıralayan Mahmut; “Yolcuların düşünü” yazmaya soyunmuş; sırf bu bile, ortamın ne denli boş bulunduğunun (boş varsayıldığının) ifadesidir.

Gerçekte, dün hayatın her alanında varlık göstermiş, ülkenin dört bir yanına yayılmış; işçi, köylü, memur, gençlik tüm kesimlerde etkili olmuş bir siyasal hareketin değerlendirilmesi, kolektif bir çabayı gerektirir. Bugüne dek bu çabadan ya kaçınılmış ya da tarihsel sorumluluğun, “Tartışma Süreci” gibi yapıcı değil yıkıcı gayretlerle ikame edilmiş olması; kimi şahıslara kitap yazarak bu boşluğu istismar etme cesareti verdi. Bu tür çabaların subjektivizmden kurtulma şansı yoktur. Andığımız kitaplar dikkatle incelendiğinde, yaşama durulan yerden bakılan, kişiselleştirilmiş ürünler olduğu görülür.

Mahmut Memduh Uyan, “ Solun tarihsel düzeydeki değerlendirmesi-eleştirisi günümüzde unutulmuş gibi, kendi geçmişimiz neredeyse birilerinin askerlik hikayelerini anlattığı, diğerlerinin dinlediği ya da bazılarının kendilerine göre çarpıtıp küfrettiği bir tür hezeyana dönüşmüş ” (s:11) diye şikayet etse de, kendisi de Yaşathak da askerlik hikayesi anlatan bir konumdan kurtulamıyor. Süreci kendi tekellerinde görerek yansıttıkları şahsileştirici tutum, anlattıklarını askerlik anısına çevirmeye yeterli bir nedendir.

Devrimci Yol’da yetişip özel görev alan, yani teorik ve pratik olarak donanmış varsayılan kişilerin bir tarihsel süreci anlatırken sığlığa düşmesi , bugün durdukları yerin onların Devrimci Yolcu yanlarını ne denli aşındırdığının ifadesidir.

Tabii bu sığlık, “Yolcular Düşü”nü ve “sevdasını” anlatmak gibi bir iddiayla da bağdaşmıyor.

Mahmut’un “ Kırda yaşadığımız olayları kısaca anlatarak bilgi eksikliğini gidermeye çalışacağım. İsteyen spekülasyon üretmeye devam etsin ” (s:16) veya “ Kırsal alandaki gelişmelerin kısa öyküsü bu. Şimdi okuyanlar istediği yorumu yapabilir biçimindeki reaksiyoner ifadeleri gerçekliği değiştirmiyor. Mesele, “

bir olayı kim yaşamışsa onu en iyi/doğru o anlatır basitliğinde ele alınamaz. Olayın canlı tanığı kişi de yanılır, yanıltır veya “spekülasyon” yapabilir. Hele ki söz konusu olan, pek çok özneyi kapsayan uzun bir süreçse; bu olasılık daha da büyür. Mahmut’ta da Yaşathak’ta da rastlanan “sürecin sahibi” biçimindeki ruh hali, ne yazık ki okuyucuları yönlendirip etkileyebiliyor. Bu nedenle çok tercih etmesek de yer yer bu arkadaşların kişisel duruşlarından/pratiklerinden anımsatmalar yapmak durumunda kalıyoruz.

Örneğin gerillanın dağdan indirilmesi süreci ile ilintili, biz kabahatli aramıyoruz. Sadece başka türlü olabileceğini düşünüyoruz.

Hatta kabahat aranacaksa, bu en az “dağdakiler”de aranmalıdır. Çünkü onlar; yönlendirilen, yanıltılan, yalnız bırakılan, vb. konumundaydı. Ama aynı şey Yaşathak Aslan için geçerli değildir.

Mahmut, o “çok demokratik” dediği tartışmanın bir de dağ sürecini tasfiye için (ikna için) yapılmış bir “ Kır Tartışma Süreci olabileceğini nedense yok sayıyor veya göremiyor. “

Bakın ne kadar demokratik tartışmışız; herkese söz hakkı vermişiz anlamına gelecek açıklamalarla sorunu aştığını düşünüyor.

Bilinir ki kişi, bir şeyi kanıtlamak üzere tanım yaparken; niyet, beklenti, kişisel özellikler, samimiyet ölçüsü, vb. nedenlerle objektifliğini yitirebilir. Mesela, dağdakilere “ aşağıda hiç kimsenin kalmadığını söyleyebilir. Veya kırdaki ilişkileri dağıtmak yerine, yeni duruma uygun olarak düzenlemek gerektiğini savunanların olduğunu onlardan gizleyebilir.

Mahmut, “ Tartışmalar sonunda; bütünsel bir hareket olmadığımız, toplumsal mücadelenin dışına düştüğümüz, dönemin politikalarını oluşturamadığımız, bizlerin toparlanma çabası ve cuntaya karşı direniş çabası sürerken politik koşulların hızla değiştiğini göremediğimiz sonucuna vardık. ” (s:167) diyor. Bu, onlara dayatılan fikri sistematiğin tartışmalar eşliğinde benimsetildiğinin de göstergesidir. Nitekim, kırdan şehirlere inenlerde “Taner’le özdeşleşen” sağ duruşun/eğilimin argümanları rahatlıkla gözlenebiliyordu.

Aslında burada andığımız kitaplar, bir başka gerçekliği daha açığa çıkarıyor. Bir insan vaktinde teorik-pratik zeminde çok değerli ürünler ortaya koymuş olsa dahi, eğer örgütlü yaşamdan, dolayısıyla da devrimci mücadeleden uzaklaşma sürecine girmişse; o uzaklık oranında bir gerileşme, sığlaşma, hatta ilkellik ve darlık beklenmelidir. Bunlar mutlak sonuçlar değilse de, dün itibar edilen konumda olup, bugün kendilerine ayrılan köşede “

Aslında bu hafta yazma hevesinde tık yok. Ne halt edeceğim bilemiyorum.”

(Birgün Gazetesi, Melih Pekdemir) diye yazıya başlayanların bu düşkünlüğünü anlamaya yardımcı olabilecek önemli verilerdir.

Böyle bir kıyas yapma ihtiyacı duyan oldu mu bilemiyoruz; ama, biz öneriyoruz. Örneğin M.Memduh Uyan’ın “Ben Bir İnsanım” kitabındaki kendini ifade edebilme yeterliliği ile şu son kitabı kıyaslansın; ortaya çıkacak fark/açı, eğer bugün durduğu yerin, seçtiği kimliğin ifadesi değilse, nedir? Yani biz “spekülasyon” yapmıyoruz. Gerçekleri yazıyoruz.

Bizim acelemiz yok; genelde halkın, özelde yıldızlaşan yumruğa gönül vermiş olanların sonsuza dek yanıltılması mümkün değildir. Bayrak göndere çekildi bir kez. Artık buz kırıldı, yol göründü. Oyalama, sömürü, istismar bitiyor. Buna Devrimci Yol’un kendisi son noktayı koyacaktır.

Resmi tarih yazmak, hafızasızlığa oynamak eskiden sırf egemenlere ait bir tutumdu. Ne yazık ki bir süredir kendini solda ifade eden kesimlerde de bu yakışıksız tarza başvuranların olduğu görülüyor.

Devrimciler tarihleri boyunca hiçbir zaman arayıştan, tartışmadan uzak durmamıştır. Bu, diyalektik yöntemin de gereğidir. Ancak, ÖDP’yi doğuran “Tartışma Süreci”nde de görüldüğü gibi, tartışma bazen ileri değil geri götürmek için de yapılabiliyor. Gerçekte biz hemen hiçbir tartışmanın iradesiz, örgütsüz, amaçsız olduğuna inanmıyoruz. Bu, Tartışma Süreci için de geçerlidir. O gün varolan örgütlülüklerin dağıtılması şart koşuldu ise de, o şartı koşanlarca; örgütlülük, irade, yasa, iktidar, vs. farklı zemin ve biçimlerde yeniden var edildi ve sonuca bu araçlar eşliğinde gidildi. Bu nedenle doğrudan demokrasi, antiiktidar gibi kavramları alt alta sıralamanın kendi başına bir anlamı, önemi yoktur. Marksizm, demokrasiden ne anladığını da ona nasıl ulaşılacağını da yeterli açıklıkta ortaya koymuştur. Anarşizmden, Troçkizmden apartılmış fikir kırıntılarına gerçekte hiçbir Marksistin ihtiyacı olmamalıdır. Öncelikle kişinin kendisinin kafası net olmalı ki neyi aradığını; nerede, nasıl arayacağını ortaya koyabilsin.

Mahmut, “ Bugüne dek sol çevreler içinde yürütülen tartışmalar bir tür kendini tahkim etme, varlığını sürdürme çabasından öte bir anlamı olmadı (cümle bozukluğu ona ait) diyor. ÖDP için de aynı kanaati taşıyor mu; bunu yazmamış.

Eğer geçmişe dönük bir hesaplaşma yaşanacaksa; bu, bugün artık “geçmiş” olan Tartışma Süreci’yle özellikle yapılmalıdır. Yani hesaplaşma, hesap sorulması gerekenlerin de ağzından düşürmediği, soyut/anlamsız bir olgu olmaktan çıkarılmalı; devrimci zeminden, devrimci ölçek ve değerler gözetilerek yapılmalıdır.

Kişi ve çevrelerin durduğu yer, söz söyleme hakkına da, söylenen sözün kıymetine de etki yapar. Kişinin dün önemli yer ve pratiklerde bulunmuş olması, bugünkü hesaplaşmada da doğru yerde ve objektif olabileceği anlamına gelmez. Benzer bir durum örneğin Ertuğrul Kürkçü için de geçerlidir. Onun Kızıldere eleştirisinden nasıl devrim yararına bir sonuç çıkmıyorsa; tarihsel işlevi, genelde devrimci değerleri özelde Devrimci Yol’u tasfiye olan ÖDP’nin MYK’sında bulunan M.M Uyan’ın da geçmişle hesaplaşmasından devrim yararına bir sonuç çıkmaz.

Okurlarımız hoşgörsünler, bu polemik Devrimci Yol’un güvencesi içindir. Artık Devrimci Yol’un sahipsiz olmadığı, her aklı esenin, bu zemini istismar amaçlı kitap yazıp bundan çeşitli rantlar sağlayamayacağı bilinmelidir. Bir dönemin ve değerlerinin sömürüsü anlamına gelen böylesi çabaların önüne geçmenin yollarından biri de bu yalan-yanlış değerlendirmelere itibar etmemek, “ Ne güzel, bir kitabımız daha oldu ” edilgenliğine düşmemektir.

Mahmut, tartışma öneriyor, sonra “ Bu nasıl olacak?” diye sorup, bu sorunun da yanıtının tartışılarak bulunacağını söylüyor. Yazısında yaptığı “

Devrimci bir arayışı, günümüzdeki siyasal grupların bir benzerini oluşturma çabası gibi görülmemeli (cümle bozukluğu ona ait) tanımlaması, durduğu yerin, dolayısıyla devrimci yapılardan uzaklığının da ifadesidir. Çünkü böyle bir amaç, böyle bir tanımlama olmaz. Dünyada ve Türkiye’de devrimci yapılar birbirine hem benzer hem benzemez. Eğer bir farklılık konacaksa o, daha net tanımlanmalı, bugünkü yapılanmaların dışında farklı bir yapıdan ne kastedildiği de tarif edilmelidir.

En liberal yerde durup liberalizm eleştirisi yapmak, ne öneri sayılır ne de ciddiyet içerir.

Mahmut tartışma istiyorsa, biz tartışıyoruz. 16.sayımızda 15 sayfalık AB dosyası hazırladık. Sola da sisteme de değindik. Üstelik “dün” denen çerçeveyi çokça aşarak yazdık. “ Dünü tekrar ederek bu iş olmaz deyip sonra da “

Yaşadığımız toplumda belirli bir yaklaşımı üretmeden AB’liğine taraf olursak şu olur, karşı olursak bu olur demenin farklı güçlere malzeme olması dışında bir anlamı olmaz.” biçiminde sorunu karikatürize etmek, Mahmut’u düştüğü kafa karışıklığından kurtarmıyor. Dönem devrimcilik dönemi ” diyor Mahmut. Doğrudur; ama, bunun ÖDP içinde durarak nasıl olacağını yazmamış.

Bir gerçekliğin daha altını çizmek durumundayız. Ne Mahmut’un ne de Yaşathak’ın yok sayması, maddi bir olguyu yok etmez. Bugün “Devrimci Yol var mı, yok mu?” tartışması yapacak değiliz. Birileri geçmişini veya bugününü anlatırken, bir şeyleri atlama, yok sayma keyfiyeti gösterebilir. “ Tarihimiz, yazılı ürünlerimiz, arşivimiz ” diye gerçekte bizi anlatmayan metinler, bizi anlatan metinlerle yan yana getirilebilir. Ama bu, ne Devrimci Hareket’in 35 sayılık arşivinin ve bugüne dair ürettiği çözümlemelerin önemini zayıflatır; ne de Devrimci Yol’un tüm çabalara rağmen öldürülemeyeceği gerçeğini örter.

Süreç, yapılan bu yakışıksız atraksiyonların, nereye hizmet ettiği bilinen üretimlerin ve yok saymaların sahiplerini huzursuz edecek şekilde gelişiyor. Bunu daha erken fark edip; bozucu, tıkayıcı, aşındırıcı rol üstlenmekten bir an önce vazgeçeceklerini umut ediyoruz. Çünkü dönem, Devrimci Yolculuk dönemi.

Birileri Devrimci Yol’u bir siyasal yapılanma değil de bir aileymiş gibi görmekte ve yapılan tahribatı görmemekte ısrarcı olabilir. Ama bu, sürecin tüm demokratik güçler için içerdiği tehlikeyi de çözüm yolunun geçtiği yeri de değiştirmiyor.

“Eski arkadaşımızdır” diye, söylenen her şeyi dikkate almak, kıymet biçmek bizi bütünüyle şekilsizleştirir. Devrimci Yolculuk, olguları kendi süzgecinden geçirmeyi, sınıfsal zemini kaydırmadan olayları incelemeyi gerektirir. Örneğin, AB süreciyle de ilişkili biçimde ülkemizde bir gerilmenin tırmanarak sürdüğünü daha önce de söylemiştik. Kürt Sorunu bu süreçte gerginleştirici faktörlerden biri olarak biliniyor. Ne var ki devrimciler bu sorundan söz ederken, PKK ile devleti aynı kefeye koyma hakkına/lüksüne sahip değildir/olmamalıdır. Melih Pekdemir’in 24 Mayıs tarihli Birgün’deki yazısına bakıldığında, bütünüyle Devrimci Yolculuk’tan uzak bir duruşun/perspektifin hakim olduğu görülür. Biz barıştan söz ederken “Yanlış kullanımına en fazla rastlanan kavramlardan biri de barıştır. Barışın oluşması için kavgasızlık hali yetmez. Örneğin tek taraflı ateşkes veya teslimiyet barış değildir ” diyoruz.

Melih ise, barıştan devlete yanıt vermemeyi anlıyor. Biz, kirli savaş denince, devletin uygulamalarını anlıyoruz. Melih ise, PKK’yi de aynı kefeye koyuyor. PKK’yi biz de, üstelik çok sert bir dille eleştiriyoruz; önemli olan sapla samanı karıştırmamaktır.

Biz, Maraş’ları, Çorum’ları bir karşı saldırı, bir reaksiyon değil, bir faşist katliam olarak değerlendiriyoruz. Bu nedenle “

Sağ-sol çatışması yok faşist katliamlar var diyorduk. Melih, “karşı saldırılar” olarak değerlendiriyor.

Biz, PKK’yi yanıtsızlığa, çatışmasızlığa değil, doğru temelde mücadeleye çağırıyoruz. Melih, Orhan Doğan’ın, “ savaşmadan savaş zeminini ortadan kaldırma ” önerisini övüyor.

Biz, egemenlerin jestten, iyi niyetten anlamadığını, meselenin sınıfsal olduğunu söylüyoruz. Melih, Orhan Doğan’ın devlete “ jest yapma ” önerisini övüyor.

Biz, Türk ve Kürt halklarının kardeş olduğunu, birbiri ile çatışmadığını, sorunu bütünüyle egemenlerin/devletin yarattığını söylüyoruz. Melih, “ Türklerin ikna edilmesi ”nden bahsediyor.

Biz, Devrimci Yol’un, tarihinin hiçbir döneminde “barış”tan teslimiyeti anlamadığını, sınıfsal bakış açısı dışında bir bakışı telkin etmediğini iddia ediyoruz. Bu nedenle, duygusallıktan uzak bir seçicilikle ve dünden bugüne uzanan değerlerde devamlılığı gözeten bir duruşla yaşamı karşılamalı; “eski arkadaş” adı altında değerlerde sulanmaya, ölçüsüzlüğe, sistemi meşrulaştırmaya hoşgörü ile yaklaşılmamalıdır.

Solda yenilenmek, güne yanıt olabilmek, bugüne kadarki sosyalizm deneyimlerinden daha demokratik biçimlerde pratikler amaçlamak bizler için de bir görevdir. Böyle bir görevi başarabilmek, her alanda sitemden uzak durmayı, alternatif olabilmeyi gerektiriyor. Bu, devrimci özünü yitirmiş, sisteme rücu etmiş ve burjuvazinin değer diye ürettiği her şeyi benimsemiş kişi ve çevrelerle olmaz.

Dünya’da sosyalizmin önü gerçekten açık; Latin Amerika kaynıyor. Ama soldan yana fazlasıyla esme potansiyeli taşıyan süreç, kendiliğinden bir evrimle başarıya ulaşmaz. Doğru bir önderlik şarttır. Bunun da Lula gibi popülist söylemli kişi ve yapılarca olmayacağı özellikle bilinmelidir.

Hatta sanıldığının aksine solun önünü kestiğini, dayanışma adı altında Türkiye dahil çeşitli coğrafyalarda örnek alınmasının yarardan çok zarar getirdiğini söyleyebiliriz.

Sayı 21 (Mayıs – Temmuz 2006)