Yorgunları ve Marksizm Tembellerini Ölçü Alanlar İçin Çözümsüzlük Bir Rastlantı Değildir

Albert Einstein, öğrencilerine soruları dağıtır. Öğrenciler bakarlar ki, bunlar geçen yılın soruları. Sorarlar: ‘Hocam, bu sorular geçen yılki soruların aynısı’. Einstein güler; ‘sorular aynı ama bu yıl yanıtlar farklı’ der .”

Aslında yaşam, sadece yanıtları değil, soruları da değiştiriyor. Ancak, devrimci yapıların yıllardır boğuştuğu kimi problemler var ki, Einstein’in yanıtını gerçek kılıyor. Bu problemlerin önemli bir boyutunu, solun kendi başına sardığı bir “bela” oluşturuyor. Buna kısaca; kendine, yöntemine ve geleceğe güvensizlik; bir çeşit çaresizlik ve bilinemezcilik hali diyebiliriz.

Her şeyin her an ve durmadan değiştiğini öğrenmek, devrimciler için; “alfabe” sınıfına giren bir olgudur. Bu nedenle bugün, içine düşülen “açmaz” halini değişimle açıklamak doğru değildir.

Bugün yaşanmakta olan kısırlığı ve kalite aşınmasını ’70’li yıllarda (’80 öncesi) rastlanan eksikliklere benzetmek de doğru değildir. Çünkü o süreç, sol için bir çeşit ergenliğe adım atma süreciydi. Aynı zamanda her siyasal yoğunluk için, ideolojik-politik hat oluşturma dönemine rast gelmesi sebebiyle, kendine has bir eksiklik ve gerginlik hali yansıtmıştır. Bu nedenle, o günkü ne olgunluk eksikliğini ne de pratik veya ideolojik yetersizliği, bugünün sorunlarına benzeterek, bugünkü geri duruşu açıklama yoluna gitmek doğru değildir.

Bugün, ilgi azalması sebebiyle kenara düşmüş olanlarda da, yoğun ilgi halinde bulunanlarda da yöntem sorunu yaşanmakta ve bilgi dahilinde olan/olması gereken gerçeklerin de “değişim”in beyinlere taktığı soru işaretlerine kurban edildiği görülmektedir.

Sol için gerçekten acı bir durumdur; dün devrimci olarak görmedikleri TKP’lilerle yoldaş olanlardan, ticaretin tek yaşam biçimi olduğuna kanaat getirerek tüccarlaşanlara; marksizmin aydınlatıcılığı yerine burjuva ölçeklerin karartıcılığını seçenlerden, “sosyalizm olmayan sosyalizmin” çökmesini kendi duruşundaki taşları yerinden oynatma gerekçesi yapanlara kadar geniş bir yelpazede yaşananlar; halk nezdinde devrimcilerin saygınlığını aşındırmakta ve bir güven yitimini beraberinde getirmektedir. Gerçekte sorunların yoğunluğu, yeniliği ve çeşitliliğine rağmen, hiçbiri bilinemez veya aşılmaz değildir. Ve sorun asıl olarak yöntem hatasında düğümlenmektedir. Marksist-Leninist birikimin bugüne kadarki teorik ve pratik kazanımları her türlü kişisel ihtiyaçtan, hesap ve hileden arınmış olarak, sorunların üzerine doğrudan yöneltilebildiğinde görülecektir ki hiçbir sorun, abartıldığı denli büyük ve aşılamaz değildir. Ama öncelikle, soyunduğumuz görevin, taşıdığımız kimliğin gereği olan ciddiyetle hareket etmek durumundayız. Yoksa yanlışlığını kanıtlamak için özel bir çaba gerekmeyen duruşları, öznel nedenlerle savunanlara laf yetiştirmek durumunda kalınacaksa; işaret edilmek istenen gerçekler de bu toz-duman arasında kalacaktır.

Bu konuda bizler, kısır polemiklere girmek yerine, yöntemin ne olması gerektiğine işaret etmeyi tercih ediyoruz. Tam da bu meselenin kavratılmasına yönelik olarak hazırladığımız bir yazıya, daha önce, “ÖDP; HALKIN VEYA MÜCADELENİN DEĞİL, KURUCULARININ İHTİYACIYDI” kitapçığının içinde yer vermiştik. Ancak, o kitapçığın özgünlüğü içinde, yeterince anlaşılmamış ve dikkat çekmemiş olabileceği düşüncesiyle, söz konusu yazıyı aşağıda yeniden aktarıyoruz. Yukarıda sözünü ettiğimiz yöntem sorunu için yolgösterici olacağına inanıyoruz.

MARKSİZM FENERİNİ DOĞRU YERE TUTANLAR İÇİN ÇÖZÜMSÜZLÜK YOKTUR

Biz, 1992’de “sosyalizmin karşı karşıya geldiği sorunların çözümünün bilgi üretim merkezlerinden çıkmayacağı açıktır. Teori, dinamik bir halkada, pratikle bütünleştiği yerde kendini yeniden üretecek ve sorunlara açılım getirecektir. Marksistlerin elinde hazır formüller olmaz. Onlar, yaptıkça öğrenir, öğrendikçe yaparlar.” demiştik. Ve sonra, 1999 Aralık’ında

“Geriye dönüp bakıldığında; düzenin, 1980 sonrasında onbinlerce devrimciyi öğütüp kendi ambarına doldurduğu görülür. Kuşkusuz; objektif ve subjektif, bireysel veya genel pek çok neden öne sürenler olacaktır. Ama biz, kimin daha az ‘günahkar’ olduğunun tartışıldığı boğucu labirentlere değil; bu ‘kaderi’ değiştirmeye, tarihi tekerrür ettirmemeye çağırıyoruz. Çözümü olanlar varsa, onları dinleyecek kadar mütevaziyiz; ama çözümü olmayanları, bizi dinleyecek kadar mütevazi olmaya çağırıyoruz; bizim çözümümüz var.” dedik. Bu sözlerimizin, bugün de arkasındayız. Ne var ki, çözümümüzün olması, ne işimizi kolaylaştırıyor, ne de sol’un önündeki pek çok problemi aşma işini hafifletebiliyor.

Kapitalizmin yapısal problemleri, barındırdığı içsel ayakbağları; onun, kendi ömrünü uzatabilme ve devrimci gelişmeleri geciktirme imkanlarını ortadan kaldırmıyor. Bu konudaki dengeler, tarihsel gelişimin farklı evrelerinde çeşitli faktörlerce bozulabilmekte ve dalgalı bir görüntü oluşmaktadır.

Bilindiği gibi 1970’ler sonrasında iletişim teknolojisinde kapitalizm, çok büyük gelişmeler kaydetmiştir. Önceki dönemlerde kullanılan yaygın iletişim-haberleşme teknik ve teknolojileri yoğunlukla kullanan ve geliştiren devrimciler, buna uygun örgütlenmeleri de kolaylıkla yaratabilmişlerdi. Ancak yeni geliştirilen kitle iletişim teknik ve teknolojilerini kullanmada ya da bu teknolojilerin kitle üzerindeki olumsuz etkilerini asgariye indirgemede, uygun mücadele ve örgüt biçimlerinin geliştirilebilmesinde sorunlar yaşanmış, sol ideolojinin kitle ve toplum ile bütünleşebilmesi önemli oranda engellenmiştir. Kitle iletişim teknolojisindeki hızlı gelişim ve bu alanda yaşanan aşırı tekelleşme, sol düşüncenin topluma ulaşmasını engellerken, yaygın bir depolitizasyonu da hedefliyordu. Neoliberalizmin hızla gündeme getirdiği, kapitalizmin güncel önermeleri, talepleri “tek alternatif” olarak sunulurken; bu kavramalara karşı yönelen sol eleştiriler, sınırlı sayıda insanı etkisi altına alabiliyordu.

Gerçekte sol düşünce, daima kapitalist düşüncenin eleştirisi üzerine kurulur. Marksizmin ortaya çıkışı da, gelişimi de kapitalizmin eleştirisi üzerine olmuştur. Ülke ve dünya genelinde bunun en iyi başarılabildiği dönemlerde Marksizm, yükselme dönemlerini yaşamıştır.

Hiçbir şey donmuş ve durağan olmadığı gibi, kapitalizm ve burjuva ideolojisi de donmuş ve durağan değildir. Özü değişmemek koşuluyla, her dönemde farklı düşünceler, eğilimler ortaya çıkabilir. Her dönemde Marksizm, kapitalizmin ve burjuvazinin geliştirdiği düşüncelerin, kavramların köklü eleştirisini yapmak, alternatif düşünce ve kavramları üretmek zorundadır.

Marksizmin gelişimi ve yükselmesi buna bağlıdır. Ancak son 40-50 yıl içinde bu konuda çok önemli eksiklikler yaşandığı görülüyor. Bu konudaki eksiklikler, günümüzde yaşanan sorunların en önemli nedenleri arasındadır.

Dünya genelinde “sol”un tarihinin en sıkıntılı günlerini yaşadığı, 150 yıldır dünya tarihinde ilk kez solun neredeyse bir alternatif olarak bile görülmediği bir dönemden geçiyoruz. Dünya genelinde sol’un bu konuma gelmesinin pek çok nedeni vardır. Bu nedenlerden bazıları solun kendi gelişimi, geçirdiği evreler, dünya genelinde yaşanan ve çoğunluğu başarısızlıkla sonuçlanan devrimci deneyimlerin yarattığı olumsuzluklar, “sol” düşüncenin yeniden üretiminde karşılaşılan sorunlar gibi subjektif nedenler kategorisindedir. Bir kısmı, kapitalist gelişimin bugünkü düzeyinin neden olduğu, çoğunluğu konjonktürel nitelikteki kimi gelişmeler, devrimci çözümlerin üretilemeyişinin kapitalizme kazandırdığı görece üstünlüklerden kaynaklanıyor.

Bazı sorunları sırayla ele alırsak:

Bugün yaşanan sorunların en temel nedeni dünya genelindeki devrimci -sol- deneyimlerin büyük bir kısmının başarısızlıkla sonuçlanmasıdır. Sol’a ve sol ideolojiye güveni büyük oranda sarsan en önemli sorun budur.

Genel anlamda sol içinde, bugüne kadar en çok tartışılan, kapitalist toplumda iktidarın ele geçiriliş sürecindeki sorunlardır. Bu sorunlar, çok ayrıntılı bir biçimde tartışıldığı halde; bu ülkelerde sosyalizmin kuruluş sürecinde yaşananlar, karşılaşılan sorunlar bir bütün olarak çok fazla incelenmemiştir.

Yapılan değerlendirmelerin, eleştirilerin büyük bir bölümü, belirli bir deneyimi sürdüren kesimlerin diğer modellere ilişkin –büyük oranda subjektivizmini de içeren- değerlendirmeleri, eleştirileridir… Marksizm, özellikle son 50 yılda, bu konuda önemli bir sıkıntı yaşamıştır. 1. ve 2. Enternasyonal tartışmaları gibi dünya genelinde Marksizmin sorunlarını tartışacak platformların yaratılamamış olması, devrim deneyimlerinin büyük oranda ulusal sınırlar içine kapatılmasına yol açmıştır.

Özellikle 3. Enternasyonal’in bu yönde olumlu rolü olduğu bilinmektedir. Hatta, 2. Entenasyonal’deki revizyonist, reformist egemenliğe göre, daha fazla devrimci öze sahipti. Özellikle Avrupa’da hızla yayılan faşizmin değerlendirilmesinde çok önemli bir platform oldu.

Ancak, Komüntern’in dağılmasından sonra, Marksizmin uluslararası düzeyde tartışılabileceği bir platform kalmadı. Emperyalist-kapitalist sistemin saldırıları ideolojik, politik, askeri giderek daha çok tek merkezden (ABD) yönetilir hale gelmesine karşılık, Marksizm giderek çok merkezli hale geldi. Dünya Devrimci Hareketleri özellikle Sovyet-Çin kutuplaşması içine çekildi. Marksizmin sorunlarının tartışılmasında bu kutuplaşma etkili oldu. Sorunlar, gerçek nitelikleri ve boyutları ile tartışılamadı. Tartışmalar büyük oranda Sovyet ve Çin milliyetçi-revizyonist çizgilerin egemenliğinde gelişti. Emperyalist-kapitalist sistemin yeni eğilim ve tercihlerinin Marksist eleştirisi zamanında ve yeterince yapılamadı. Bugün karşılaşılan sorunlarda bu neden, oldukça etkilidir.

Sonuçta, karşı-devrim güçlerinin neredeyse 70-80 yıldır tek merkezli olarak dünya genelinde sürdürdüğü sistemli saldırılara karşı çıkabilmenin yeterli araçları yaratılamamıştır. Sosyalizmin kurulması sürecinde karşılaşılan sorunlar, farklı modellerdeki deneyimlerin paylaşılması ile kolayca aşılabilecekken, bu yapılamamış, sorunlar giderek daha da artmıştır. Özellikle 1950’ler sonrasında farklı “sosyalizm” deneyimlerinde “ulusal” özellikler ön plana çıkmaya başlamış, sosyalizmin enternasyonalist özünden uzaklaşılmıştır. Bu modellerde egemen olan revizyonizmin, genel olarak sola karşı güveni büyük oranda sarstığı görülebilir.

ÇÖZÜM, DEVRİMCİLERİN KENDİSİNDEN GELECEKTİR

Marksizmin sorunlarının “ mutlaka uluslararası düzeyde çözüleceği” düşüncesi yanlıştır. Çok ileri düzeyde örgütlenmiş, çok nitelikli kadrolara sahip bir devrimci yapı da Marksizmin uluslararası düzeyde emperyalist-kapitalist sistemin politikalarının alternatiflerini üretebilir. Bu mümkündür. Ancak dünya genelinde emperyalist-kapitalist sistemin politikalarının-eğilimlerinin belirlenmesi, buna karşın uzun ve kısa dönemli politikaların üretilebilmesi sanıldığından çok daha karmaşık bir görevdir. Konumu gereği azglişmiş, yeni-sömürge bir ülkenin devrimcilerinin böyle bir görevin altından tek başlarına kalkması daha da zordur. Görevler, içinden geçilmekte olan evre ile de bir karşılıklı etkilenmeye uğrar. İşin bu boyutu doğru anlaşılmalıdır.

“Marksizmin sorunları” ifadesi çok kapsamlı bir sorunlar dizisini ifade eder. Öyle ki, bu sorunlar, nasıl bir ülkede olunduğuna ve içinde bulunulan devrim aşamasının niteliğine de bağlıdır. Burjuva demokratik devrimini gerçekleştirmiş bir ülkenin sosyalizme maddi temel oluşturmak anlamında, bağımlı ülkeye oranla taşıdığı avantajlar vardır. Bu, sosyalizmin sorunlarını gündeme almak bağlamında da geçerlidir. Ne var ki, sosyalizmin maddi koşulları ile devrimin maddi koşulları aynı şeyler değildir.

Devrimci mücadelenin günümüzde önemli oranda enternasyonalist nitelikler taşıması ile, her şeyin entelektüel tartışmalarda boğulması meselesi, birbirinden ayrılabildiğinde, gerekli ve yararlı çabalar da daha somut biçimde açığa çıkar. İlgi ve çabalar, gerekli yerlere yönelir.

Tartışılan ve cevap aranacak soru “Nasıl bir demokrasi?” ise, bu konuda doğru hedef ve araçlar seçebilmek için, pek fazla enternasyonalist çaba ve arayışa gerek yok. Bu konuda her ülkenin kendi nesnel koşullarının kavranması daha önemli ve önceliklidir. Ancak, cevap aranması istenen soru, “Nasıl bir sosyalizm?” ise, son yıllarda yaşanan pek çok olumsuzluktan sonra, bazı meselelere enternasyonalist düzeyde de yanıtlar aranmadan, yeterli bir sonuca ulaşılamaz. Marksizmin en temel kavramlarının bile tartışmaya açıldığı, yaşanan olumsuzluklarda paylarının tartışıldığı, kitleler nezdinde değil, Marksistler arasında bile Marksizme inanç yitiminin belirdiği koşullarda, araştırma kapsamını enternasyonal kılmak zorunludur. Özellikle, başarısız deneyimlerin bütün yönleri ile değerlendirilerek, bugüne ve geleceğe taşınacak ya da yadsınacak öğelerinin belirlenmesi gerekiyor. Bir bilim olarak Marksizmin sürekli kendini yeniden üretmesi gerektiği düşünülürse, bu doğrultuda bir çaba zorunludur.

Dünya genelindeki devrimci deneyimlerin değerlendirilmesi ülkemiz devrimci hareketinin sorunlarının kavranması ve çözüm yöntemlerine/araçlarına ilişkin yönleri ile de ele alınabilmelidir. Tartışma bu yönüyle değerlendirilmelidir. Özellikle devrimci görevlerin de böyle bir araştırma-değerlendirme sürecinin sonrasına ertelenmemesi gerekir. Böyle bir durum, devrimci deneyimlerin değerlendirilmesini devrimci görevlerin gerekleri doğrultusunda ele alınmasını engeller; oldukça soyut entelektüel bir tartışmaya dönüştürür.

Bu arada internet olgusu da gerçekte devrimci deneyimlerin kısa bir süre içinde çok geniş kesimlere ulaştırılabilmesi, farklı kesimlerin tartışma ve değerlendirmeye katılımını sağlayabilmesi açısından önemli bir araçtır. Tartışma sürecine sağladığı bu kolaylık ve olanakların, örgütleyici bir yanının olduğu yadsınamaz. Ne var ki, bu sınırlı örgütleyici yönünün abartılarak diğer geleneksel örgütlenme ve mücadele araçlarının yerine konması ise doğru değildir.

Bugün karşılaşılan sorunların aşılmasında, bir ülkenin devrimcilerinin varolan sorunları ve devrimci görevleri kavrayış biçimleri çok önemlidir. Demokratik devrimi tamamlamış, sorunlu da olsa burjuva demokrasilerinin egemen olduğu ülkeler açısından hedef, sosyalist devrimdir.

Devrimci görevler, bu doğrultuda da alınmalıdır. Bu ülkeler açısından, Marksizmin temel sorunları üzerinde, en azından yaratılan bulanıklığı aşmadan, sosyalizmi kitleler nezdinde tekrar “umut” haline getirmeden bu görev başarılamaz. Bu ise, yukarıda bahsettiğimiz gibi, önemli oranda enternasyonalist yanı olan bir görevdir.

Ancak bizim gibi ülkeler açısından sorun, “sosyalizm” sorunu değil; öncelikle görev, toplumun demokratikleştirilmesidir. Toplumun hemen hemen her kesiminde demokratikleşme ve demokratik talepler doğrultusunda güçlü eğilimlerin ortaya çıkmaya başladığı bir dönemde, devrimcilerin görevleri de demokratikleşmedir. İşte bu görevlerin gerçekleştirilebilmesinin önünde hiçbir engel yoktur. Hatta Marksizmin iç tartışmaları, yanıtlanması gereken bir yığın soru bile, bu görevin gerçekleştirilebilmesine engel değildir. Mücadele ve devrimci görevler bu şekilde kavranırsa, mücadelenin önü açılır.

Emperyalist-kapitalist sistem, işçi sınıfı ve yeni sömürge halklar üzerindeki baskısını sürekli artırıyor. Bu baskıyı ve sömürüyü artırırken yeni ideolojik, politik, ekonomik –hatta askeri- motifler/araçlar kullanıyor. Emperyalist-kapitalist sistem uzun ve kısa dönemli taleplerini, tercihlerini; sanki bilimsel ve teknolojik gelişmelerin zorunlu bir sonucuymuş gibi dayatıyor. Marksist düşüncenin etkisizleştirdiği pek çok ideolojik motif, yeni kavramlarla, başka biçimlerde tekrar gündeme getiriliyor. Bu ideolojik motifler/güçler kamuoyu oluşturma araçları ile kitlelere pompalanıyor. Bu ideolojik bombardıman etkisizleştirilmeden bu amaca yönelik, ideolojik-politik karşı ataklar yapılmadan sosyalist düşüncenin yeniden kitlelerin umudu olması olanaklı değildir.

Bu düşünce, emperyalizmin ve kapitalist sömürü mekanizmasının özünde çok büyük değişiklikler olduğu anlamına gelmez. Ancak, kapitalizmin her dönemdeki taktik saldırılarının (ideolojik, politik, ekonomik, askeri) uygun araç ve yöntemlerle etkisizleştirilmesi gereği de devrimciliğin temel bir kuralıdır.

Kapitalizmin bazı eğilimleri, dünya genelindeki yaygın örgütlenmeler aracılığı ile henüz uygulamaya konulmadan kavranabilir, sezilir ve ona uygun önlemler çok önceden geliştirilebilirse, emperyalist-kapitalist sistemin saldırıları daha kolay göğüslenebilir.

Askeri alanda bir örneklemeye gidilirse; 1950’ler sonrası devrimci saflarda hızla yükselen gerilla mücadelesine karşı, ABD çok önemli bir araştırma başlattı. Dünya genelinde gerilla mücadelesinin dayanakları, araçları, örgütlenmeleri, ilişkileri çok ayrıntılı bir biçimde incelendi. Ve gerilla mücadelesine karşı kontrgerilla taktiklerini geliştirdi. Ve bu konuda da oldukça başarılı oldu. Ne var ki kotrgerilla taktiklerinin, araçlarının, ilkelerinin neler olduğunu, ancak her ülkenin devrimcileri kendi yenilgilerinden sonra kavradılar. Bu alanda bilgi-deneyim aktaracak araç ve organlar geliştirilemedi.

Bu tartışmaların doğru anlaşılması için, sınıflar mücadelesinin özü, iyice kavranmalıdır Sınıflar mücadelesi ,devrimcilerin bir tercihi sonucu değil, toplumdaki güçlü çelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkar ve gelişir. Devrimcilerin çabaları, kullandıkları yöntem ve araçlar, subjektif konumları, süreci hızlandırır ya da yavaşlatır. Ama sınıflar mücadelesi yok olmaz. Bugünün koşullarında da devrimci mücadele sürecektir, sürmektedir. Mücadelenin gelişimi pek çok objektif ve subjektif etkene bağlı. Günümüzde solun kendi subjektif konumu ve içinde bulunduğumuz objektif koşullar mücadelenin daha üst biçimlere, boyutlara geçişini engelliyor.

Günümüzde bu olumsuz koşulların aşılabilmesinde Türkiye Devrimci Hareketi’nin birçok artılarının ve avantajlarının olduğu biliniyor. Bu artılar bir çıkış noktası olarak alındığında mücadelenin daha hızlı gelişeceği kuşkusuzdur. Benzer şekilde daha başka

ülkelerin de kendi koşullarından kaynaklanan artı ya da eksileri olabilir. Ancak bu artı ve eksiler bizim tarafımızdan olduğu kadar karşı-devrim güçleri tarafından da biliniyor. Artılar her geçen gün aşındırılarak yok edilirken, eksiler hep daha ön plana çıkarılıyor.

Mevcut koşullarda bir devrimci canlanma ancak devrimcilerin olağanüstü çaba ve gayretleriyle sağlanabilir. Varolan artıları korumak ve geliştirmek; eksileri artılara dönüştürmek, onların çabalarına bağlı. Ancak, uluslararası düzeyde devrimci mücadelenin çok sınırlı seviyede sürdüğü koşullarda, herhangi bir ülke devrimcileri açısından bu görev daha da zordur.

Bugünkü görev ve sorumlulukların zor olması, olağanüstü çabalar gerektirmesi ne yılgınlığı ne de karamsarlığı beslememelidir. Bu gerekçeler zaten çeşitli kesimlerce fazlasıyla istismar edilmektedir. Herkes, bulunduğu coğrafyada ve hatta en küçük birimde dahi, devrimci değerlerin filizlenip boyverme kabiliyetini moral ve maddi öğelerle besledikçe; parçaların bütüne, bütünün parçalara etkisi, somut biçimde izlenebilecektir.

Öncelikle bilinmelidir ki çözüm, devrimcilerin kendisinden gelecektir. Devrimciler, geçtikleri tarihsel süreçlerde iz bırakırlar. Hazır olanla yetinmez, eksikliğin ve olanaksızlığın esiri olmaz; koşullara uygun çözümler üreterek, çıtayı, olması gereken seviyede tutmanın mücadelesini verirler. Devrimciler için çözümsüzlük diye bir sorun olmamalıdır. Her sorunun kendine ait bir çözümü vardır. Önemli olan bunu doğru tanımlayabilmek ve enerjiyi gerekli olana yöneltebilmektir.

Moral dünyasını, devrimci saflarda yer alıyor olmanın erdemiyle besleyen; ruhsal yatakları, devrimci olmanın coşkusuyla dolan; yorulan ama “pes” etmeyen; değerlerini, geçmişini ve halkın beklentilerini satışa çıkarmayan insanların izlediği yol, bugün de görkemlidir. Bugün de doğanın, en yeşil yanıyla gülümsediği insanlar vardır. Bunlar, güzelliği hakettiğine inanan ve hakettiğini almak için mücadele eden kesimlerdir.

(ÖDP HALKIN VEYA MÜCADELENİN DEĞİL KURUCULARININ İHTİYACIYDI, Devrimci Hareket Yayınları, s:15-21)

Evet, konunun başlığına dönersek; kastettiğimiz yorgunluk da, tembellik de devrimcilikle bir arada yürümeyecek türde niteliklerdir. Ancak bugün bu nitelikteki öznelerin sayıca çokluğu, öznel bir tarzın kavganın ihtiyacıymış gibi algılanmasına sebep olmaktadır. Özellikle genç kuşak için bu kişi ve çevreler bir çeşit tuzak işlevi görmektedir. Bu şahsiyetler, okuyacak olsalar bile, bir çeşit bıkkınlıkla yaklaştıkları Marksist eserler yerine, şarlatanlıktan öte gitmeyen, mesela “II. Manifesto” diye anılan kitap gibi, Marksizm dışı yayınlara daha fazla ilgi duymakta ve ortaya; “bir şeyin aslını öğrenmeden eleştirisini öğrenen” yöntemcahili bir kişilik çıkmaktadır.

Marksist klasiklerin satır satır, büyük bir sabır ve özenle okunması; hiçbir sayfanın kavranmadan geçilmemesi, yardımcı bilgi ve araçlara ulaşmakta tembellik göstermemek, vb. nitelikler, kimliğinde samimi olan devrimci özneler için yeni veya bilinmez olgular değildir. Bu özneler için böyle bir çaba, anlamlı olduğu kadar, zevklidir de. Kimliğinin gerektirdiği bilgiyi ve davranış normlarını, yaşamın her anını bir devrimci olarak karşılayacak denli içselleştirenler, hiçbir bulandırıcı/çarpıtıcı çabaya itibar etmez; yanlışı da doğruyu da Marksist yöntemin süzgecinden geçirerek test ederler.

Sayı 5 (Ocak 2002)